KOYUMUZUN SÜLALELERİ VE SOY YAPILARI

KÖYÜMÜZÜN SÜLALELERİ
SÜLALENİN ESKİ ADI KÖYDEKİ SÖYLENİŞ ŞEKLİ SOYADI  
Vedut Oğulları Vedutlar (Vetler) Özçelik  
Hatip Oğulları Hacı İmamlar (Hacımamlar) Hitit  
Halil Oğulları Hallar Arman  
Sarı Oğulları Sarı Abdullahlar (Çömezler) Arslan  
Kırık Oğulları Kırıklar (Molla Hüseyingil) Masungil Bilgin  
Balcı Oğulları Eminceler Balcı Oğlu  
  Hasancalar Akman  
Honaz Oğlları Sakalar Yıldırım Kökenleri
Güney Mahalle
Muharemle, Deli Arifler, Serhoşlar Yılmaz
Hakkiler Özyılmaz
Miyramlar, Göcemetler Kutlu
Midirler
(Müdürler)
Hacı Sofular (Mektepliler Yaman  
Hacı Hasanlar Yaman  
Kemal Oğulları Gödenler Güden  
Hatıplar Güleç  
Hacı Bayram Oğulları Saller Bayram Oğlu  
Hocagil Bayram Oğlu  
İlmeler (Ferat, Fuat) Bayram Oğlu  
Hacı Şaban Oğulları Hacılar Gönülal  
Karca Köyündeki Hacılar Gönülal  
Bağdatlılar Badetler Özçelik  
Kayış Oğulları Bodullar Kayış  
Kameler (Muhtemelen) Kama  
Meterllozoğulları Kadıgil Mitralyöz  
Şabanlar Aşınmaz  
Hataşalar Ateş  
Ali Osmanlar Gülen  
Yörük Oğulları Yörükler Yörükoğlu  
Kayrancı Oğulları Kayrancalar Kayrancı  
Kara İmam Oğulları Osmangil Karataş  
Keçeci Oğulları Keciler (Galtaklar) Keçeci  
Hacı Murat Oğulları Hacırmatlar Ermiş  
Karaman Oğulları Karışlar Karakuş  
Tokuş Oğlları Tokuşları Delalar Dönmez  
Sülmanlar Korkmaz  
Gökçeler Tokuşoğlu  
Karayılan Emiçavuşlar ——-  
Hasançavuşlar ——  
Dalavereler Eryılmaz  
Tepetaş Oğulları Yorgancılar Tepetaş  
Civelekler Aktaş  
Şakireler Cicelek  
Yunus Oğulları Soyadı Deniz olanlar Deniz  
Soyadı Ay olanlar Ay  

 

KÖYÜMÜZDE YAŞAYAN ÖNEMLİ KİŞİLER VE OLAYLAR

MÜDÜR

            Soyadı YAMAN olanlar, Mektepliler ve Hacı Hasanların geçmiş büyüklerinden bir zattır. O zamanlar Çarşamba’nın Kesenözü Köyü nahiye durumundaydı. Bu zat bu nahiyenin müdürüydü. Kızık dilinde müdüre midir denir. Bu yüzden mektepli ailesine midirler denmeye başlanmış, midirler zamanla MİDİLLER’e dönmüştür. Adı geçen ailenen adı buradan gelmiştir. Midir esmer bir şahıs olduğundan adına  KARA MİDİR denmiştir. Kara Midir Kızık’a geldiği zaman Cuma namazını kızığın merkezi olan Güney Mahallede kılardı. Atını Güney Mahalle camisinin güney tarafında bulunan yaslı bir taşa bağlardı. Bu taşın üst tarafında yuların geçeceği genişlikte bir delik bulunmaktaydı. Bu deliğe atını yularından bağlar namazını kılıp giderdi. Bu taş hala durmakta ve bu deliğin olup olmadığı bilinmemektedir.

 

HACI İMAM

            (1824?-1924) Yılları arasında yaşamış. Yıllarca köyün İmam Hatipliğini yapmış olup aynı zamanda hacca gidip geldiği için hacıydı. Doğum tarihi belki daha da öncesine dayanabilir. Çünkü Kızık köyünde çocukları geç nüfusa yazdırma durumu yaygı bir anlayıştır. Bu yüzden Hacı İmamın yüz yıl yaşadığı bilinmektedir. Belki de daha uzun yaşamış olabilir. Bugünkü Hacı İmamlar, soyadı HİTİT olanların atasıdır.

            Hacı imamın, soyadı GÖNÜLAL olanlar ve bir kısmı Karca Köyü’ünde olan Hacılar sülalesinden olduğu söylenir. Küçük yaşta yetim kalmıştır. Annesini Koca Ali, soyadı ÇİFTÇİ olanların atası olan kişi almış bu da annesiyle birlikte aynı aileye geliş. Hacı İmamı Koca Ali büyütmüştür.

            Hacı İmam’ın medrese tahsili gördüğü, çağının büyük hocası olduğu söylenir. Uzun boylu, sarışın güçlü kuvvetli birisi olduğu anlatılır. Kuzey Mahalleden bakanların Hacı İmamın dikildiğini, yürüdüğünü bildikleri rivayet edilir. Medrese eğitimi görmüş, arapçayı çok iyi bildiği, yakın ve uzak çevreden dini konuları danışmaya geldikleri anlatılır.

 

GÜDEN HÜSEYİN AĞA

 

            (1270-1957) Soyadı GÜDEN olanların atası olan bu zat ileri görüşlü, çağdaş, kırk yıldan fazla muhtarlık yapmış., Bolu’nun hiçbir yerinde okul yokken 1927 yılında ilk defa Kızık Köyünde ilkokulu açtırmıştır. Köyün okur yazarlık oranının yüksek olmasının ve köyde büyük bir çoğunluğun Yüksek Öğrenim görmesinin sebebi Güden Hüseyin Ağadır. Ankara da konuşulacak burada duyacağız denildiği zaman “Olmaz öyle şey! O yalnız allaha mahsustur” denildiği zamanlar köye ilk radyoyu getirerek köylüleri ve diyenleri şakına çevirmiştir. Köylü gaz lambasını bilmezken rüzgarla çalışarak elektrik üreten ve ürettiği elektriği aydınlatmada kullanan bir rüzgar pervanesini evine yerleştirmiştir. Daha birçok yeniliklere imzasını atmış, cahillik ve gericilikle savaşarak Kızıklıların aydınlanmasını sağlamıştır. Hiçbir yerde taşıt yolu yokken, köylünün çoğu hiçbir motorlu taşıt görmemişken imece usulü köye taşıt yolu yaptırmıştır. İleriki bölümlerde Güden’le ilgili birçok hikaye anlatılacaktır.

 

YAYLA CAMİSİ

 

            Rumi 1270, Miladi 1854 yılında yapılmıştır. Caminin yapılış tarihi kıble tarafındaki ağaçta balta ile kertilerek yazılmıştır. Dipten doruğa kadar, çatısı da dahil olmak şartıyla bütün ağaçtan yapılmıştır. Örtüsü nacak tahtasındandı. Bu örtü sonradan tamir edilerek yerli oluk kara  kiremitle örtüldü. Temeldeki ağaçlar kalın üste doğru çıkıldıkça ağaçların kalınlıkları incelmekte. Hemen hemen hepsi buruk ağaç. Ağaçların çabuk çürümemesi için buruk olmasına dikkat edilmiş ve ağaçlar özenle seçilmiş. Ağaçlar Emen Yaylasının Kuzey tarafından kesilip getirilmiş. Caminin yapımında baltadan başka bir aletin kullanılmadığı dikkati çeker. Minaresi şerefesi içinde kalacak şekilde petekliğe kadar tahtayla kaplanarak kule şeklinde yapılmış. İmamın ezan okurken etrafı görmek ve sesini duyurmak için ağız hizasına gelecek yükseklikte mazgal delikleri yapılmış. Kısa beş altı metre yüksekliğinde bir minareye sahip. Caminin çatısı ve minaresi birkaç yıl önce çinkoyla kaplanmıştır. İçi ise lambiri döşenmiştir Minber Bozulun Güney Mahalle camisinden getirilip konmuş. Elektrik tesisatı döşenmiş, aydınlanması elektrikle yapılmaktadır. 1960 yılların başında etrafı daraba ile tutulmuştur. Kuzey Batı tarafında 60-70 cm çapında ve iki metreye yakın altı ve üstü biraz daha geniş yapılmış yuvarlak bir taş vardır. Bu taşa ezan taşı denir. Güney tarafında üç tane mermi izi vardır. Kurtuluş savaşı sırasında asker kaçaklarının bu taşı nişan hedefi yaptıkları, bu izlerin o zamandan kaldığı söylenir. Bu taşı “Hafız” Maymun Tepesinin Güneyinden Aladağ Çayından Mandalarla getirdiği bilinmektedir. Hafız (Soyadı AKMAN olanların atası, İlyas ve Efe’nin babası, Eyüp AKMAN’ın babaları) Kuzey mahalleden Hasmillerden olup Güney Mahalleye Hasancalara damat girmiştir. Bu taş Romalılardan kalmadır. Üzerinde Yunan Alfabesiyle yazılmış yazılar vardır. Bu yazılar okutulmuş, bu taşın bir mezar taşı olduğu, kralın kızına ait olduğunu ifade ettiğini söylerler. Maymun Tepesinin yanında ve Yaylanın muhtelif yerlerinde Romalılara ait bir çok kalıntının varlığı mevcuttur. Bütün bu kalıntılar araştırmaya muhtaçtır. 

 

DİRİ

 

            Adının Hüseyin olduğu,Topçulardan olup Topçunun Diri diye bilinir. Topçular (Soyadı TOPÇUOĞLU) olanlar ve Mehmet, Sabri, Osman KARAÇAM’ın annelerinin sülalesidir. Diri Eşeğe bindiği zaman ayaklarının yerde süründüğü rivayet edilir. İri yapılı, çok uzun boylu, güçlü kuvetli biriydi. Bir gün Avu Yaylasına gider, orada bulunan bir öküz arabasını alıp götürmeye karar verir. Kimsenin görmediği bir an öküz arabasının özeğini omzuna aldığı gibi arabayı Gokurdana getirir ve Kırtılların arasına saklar. Öküz arabasının çalındığı ortaya çıkar. Dirinin çaldığından şüphe ederler. Diriyi sorguya çekerler. Nasıl Çaldın diye sorarlar. Diri cevap verir. “Sırtilli sirtilli”. Nereye Sakların? “Kırtilli kırtilli”. Yani sırtımla getirdim. Kırtılların arasına sakladım demek istemiştir.

 

 

DİRİ VE EŞEĞİ

 

            Diri bir gün eşeğiyle birlikte Bolu’ya gelir. Bolu’da handa konaklar. Handa konuşurlar sohbet ederler. Dirinin güçlü kuvvetli olduğunu herkes bilir ve iddiaya tutuşurlar. Diriye derler ki “-Diri bak eşeğini bu handan alacaksın şuradaki hana kadar eşeğin ayaklarını yere değdirmeden götüreceksin. Götürebilirsen sana bir kara okka helva”. Diri düşünür: “-Peki götürürüm” der. Herkes hanın önüne çıkar. Dirinin eşeği götürüp götüremeyeceğini telaşla seyrederler. Gerçekten Diri eşeğini kucakladığı gibi ayaklarını hiç yere değdirmeden, hiç konmadan belirtilen hana kadar götürür ve bir kara okka helvayı kazanır. O zaman helva çok kıymetli bir besindi. Çok zenginler bile helvayı zor yerdi. Diri böylece çok kıymetli helvasına kavuşur.

 

ÇARIK ÇIKARTAMAZ HASTALIĞI

 

            Kızık yaylasına öyle bir hastalık gelmiştir ki mezar kazanlar hiç mezarlıktan gelemez olmuşlar. Mezarı kazmışlar. Tam gelecekler. Gelmeyiiin! Falanca öldü! Bir mezar daha kazın! Diye mezarcılara bağırmışlar. Mezar kazanlar evlerine gelip çarıkların çıkaramaz duruma gelmişler. Bundan dolayı bu hastalığa Çarık Çıkartamaz denmiş. Kaç kişinin öldüğü bilinmemekle birlikte insanlar toplu halde ölmeye başlamışlar. Ne mezar kazmaya ne de cenazeleri defnetmeye yetişememişler. Tabutlar mezarlığa giderken önlerinden genç erkek ve kızları geçirmişler, ne yaptılarsa hastalığın ve ölümlerin önüne geçememişler. Cenazenin birini musalla taşında bırakarak köye kaçmışlar ve hastalık köye gelince kesilmiş.

            Büyük bir ihtimalle bu hastalığın Kolera olduğu düşünülmekte. III. Selim ve II. Mahmut zamanında Anadolu’da kolera salgınının olduğu tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır. Yayla mezarlığında, mezar kafalarının incelenmesinde en fazla ölenlerin Rumi 1227 yılında olduğu anlaşılmaktadır. Bu da Miladi 1811 yılına tekabül etmektedir.  

 

HACI İMAMIN YOL ANISI

 

Hacı İmam bir gün atıyla Bolu’ya gitmek için yola düşer. Sebanardı Eski adı Sığır Kuyruğu yakınlarına kadar gelir. Tarlaların kenarından geçerken hayvan bu! Ağzını tutamazsın ki. Hem gider hem de ekinlerden atıştırır. Bunu gören tarla sahiplerinden Bugünkü Necati KAYA’nın (Copçu’nun) dedesi Hacı İmam’ın önüne geçer. Hayvanına niye sahip olmuyorsun! Benim ekinimden niye yediriyorsun! Diye bağırır. Hacı İmam hayvanına sahip olamadığını anlatmaya kalksada meramını anlatamadan birkaç tokat yer. O sırada İki eliyle yüzünü sıvazlayarak “Yarabbim şükür! Bunu da gördüm der. Başka da bir şey demeden yoluna devam eder. Tarla sahibi bu ihtiyara tokat attığına pişman olur, çok üzülür. Evine gelir. Çok geçmeden hastalanır. Durumu her geçen gün gittikçe kötüleşir. Olayı yakınlarına anlatır. Yakınları bu kişinin Hacı İmam olduğunu söylerler. Hacı İmamın beddua ettiğine inanırlar. Özür dilemek için Kızık’a gelirler. Hacı İmam Hocadan özür dilerler. Hacı İmam Hoca onlara der ki “ Benden geçti! Siz allaha yalvarın!” adamlar çaresiz giderler. Çok geçmeden Hacı İmama tokat atan kişi ölür.

O günden sonra Sebenardı köylüleri Hacı İmamın keramet sahibi olduğna inanırlar.

 

KIZILIN PİŞİRDİĞİ

 

            Hacı İmam Hoca’nın arazisinin büyük bir kısmı Karca Köyünde idi. Karca Köyünde evi vardı. Oğullarından Ahmet (Topuz el) benim dedem. Kışları burada ikamet eder, hayvanlarının bir kısmını burada kışlatırlardı. Hacı İmam bir gün kızık yaylasından hanımıyla birlikte yeni pişirdikleri bulgur pilavını da yanlarına alarak Karcaya gitmek ve tarlalarına bakmak için yola düşerler. Kızık yaylası ile karca arası Kuş uçumu 30-35 km dir. Normal bir yürüyüşle 6-7 saatte varılır. 6-7 saat yol gittikten sonra öğle vakti gelir. Yemek yemek için sofrayı kurarlar. Bulgur pilavını ortaya koyarlar. Yemeye başladıkları sırada bakarlar ki bu kadar zaman geçmesine rağmen hiç soğumamıştır. Hacı İmam hemen söylenir. “-Vay! Kızılın pişirdiği vay!” Der. Hacı imam ateşi kastetmiştir.  Pilavı da hanımı pişirdiğinden, birde hanımı kırmızı benizli bir kadın olduğundan alınır. Hacı İmam bana kızıl dedi diye üzülür. Hacı imam maksadını hanımına güçlükle anlatabilir ve sonunda gönlünü alır.

 

ŞÜŞÜK

 

            Zamanında Kızık Köyü’ne abi kardeş Kuzfındık Köyünden iki delikanlı gelir. Birisi Toppallar ailesine, diğeride Çömezler ailesine sığınırlar. Her ikisi de sığındıkları ailelerin davarlarını güderek çobanlık yaparlar. Toallar ailesine sığınan genç bir gün evin ihtiyar kadının hakaretine uğarar. İhtiyar kadın çobana der ki “-Akça köpeğin pamukçuya zararı var!” diyerek çobanın köpek olduğunu ima eder. Delikanlı bu lafa çok içerler. Darılarak Karasanlar’dan Kaş’a doğru gittiğini görürler. Bir daha bu delikanlıdan haber alınamaz. Nereye gittiği ne olduğu ve akibetinin ne olduğunu kimse bilemez. Çömezler ailesine sığınan genç ayını ailenen davarlarını karasanlara doğru sürerken sürekli kaval çalar, Şüşükler ailesinin genç kızı çobanın kaval sesine hayran kalıp çobana aşık olur. Her gün çobanın önünü geçer. Bu durumu komşuları farkeder. Haci İmam Hocayı da çağırırlar. Bu iki gencin nikahını kıydırırlar. Bu kız Şüşüklerdendi. Şüşüklerin adamı şişerek öldüğünden o aileye şişikler denmiş. Şişikler kelimesi Kızık dilinde Şüşükler sonra da Şükler kelimesine dönmüştür. Bu iki genç böylece evlenmiş olurlar. Aradan birkaç yıl geçince delikanlının babası Kızık’a gelir. Oğluna askerlik çıkmıştır. Alır götürür Kuz Fındık Köyüne. Oğlan askere gider. O sırada Osmanlı Rus savaşı Rumi 1293, miladi 1876 yılıdır. Hanımı da Kuz Fındık’a gider. Bir zaman sonra  askerden künyesi gelir, şehit düşer. Gencin dul kalan hanımı askere giden kocasına gebe kalır, karnında çocukla birlikte Kızık Köyü’ne döner. Kadın doğurur. Doğan çocuğa Mehmet adını koyarlar. Zamanla Mehmet kelimesi Kızık dilinde Mümmet kelimesine döner. Mümet Büyür, evlenir, çoluk çocuğa karışır. Mümmet’e Şüşük adını koyarlar. İl karısından Tahir, Arif ve Fatma adında çocukları, ikinci karısandan Yakup adında çocuğu olur.  Mümmet ağa soyadı ÇAKMAK olan ailelerin atasıdır kendisine Koca Şüşük derlerdi. Mukallit nüktedan bir kişiliğe sahipti. 1961 yılında vefat etmiştir.

 

AHMATLARIN (VEDUD OĞLLARININ)  ATASI

 

            Ahmatlar (Vedut Oğulları) ÖZÇELİKLER, Kızık Köyünün en kalabalık sülalesinin dedelerinin adının Ahmet olduğu tahmin ediliyor. Kızık dilinde ahmet’e Ahmat denir. Çok titiz ve çok asabi bir kişi, bir pire için bir yorgan yakan birisi olduğu söylenir.

            Önce tarladaki hasadın en iyi kısmını biçtirirmişti. Niye böyle yaptığını soranlara; belki biraz sonra yağmur yağacak, sel olacak. Hiç değilse en iyi yerini kurtaralım cevabını verirmişti.

            Hanımı Yonuzların kızıydı. Hanımından miras olarak bir tane inek düşer. Bir gün balta ile ağaç yonarken inek gelir, yonduğu ağaca işer. Baltanın sapı ile ineğe vurur. Hanımı “-Herif benim ineğime niye vuruyorsun” diye kocasına çıkışır. Ahmat Ağa orada bulunan delikanlıları toplar. “-Gelin delikanlılar! İneğin ayağına diken kaçmış, ineği yatırıverelim.”. Delikanlılar gelirler, yardım ederler, ineği yatırırlar. Ahmat Ağa ineği keser. Hanımını çağırır. “-İşte ineğin! Bir daha malım ya da ineğim var deme” diye bağırır.

            Ahmat Ağa’nın dört oğlu iki kızı olur. En Büyük oğlunun adının da Ahmet olduğu söylenir. Ahmet’in Mustafa, Osman, İsmail adında üçoğlu olur. Mustafa ya (Tonti), Osmana (Vetdo), İsmail’e bir gözü kör olduğu için (Körce Oğlan) denir. Mustafa dan Asım, Osman’dan çakırkızı, Gülsüm, Emine, Ali olur. Bu aileler şu anda sönmüş durumda olup yalnız Gülsüm’ün torunları Kuzgölcük köyünde bulunmaktalar. İsmail’ den Mehmet, Fatma, Osman, Ahmet olur. Mehmet’ den Tahir ÖZÇELİK ve ailesi, Fatma’ dan Nuri deniz, Salime KAYA ve çocukları, Osman’ dan Kadir, İsmail, Seher, Salime ve çocukları, Ahmet’ ten Şerafettin, Celalettin, Abidin ÖZÇELİK ve çocukları türerler

            Ahmat Ağanın ikinci oğlu’nun adı Bayram, Bayram Hacamatların kızı ile evlenmiş, beş altı yaşlaranda bir  oğlu varken genç yaşta ölmüş, Hanımını en küçük kardeşi Hüseyi’e alırlar. Hüseyin den dört oğlan iki kız olur. Oğlanlar Mehmet, Mustafa, Bayram, Hasan olup Mehmet I.dünya savaşında Çanakkele, Kars, Yyemen cephelerinde savaşır, sonra mekkede askerliğini tamalar bu sırada hac vazifesini de yaptığından Hacı olur. Herkes ona Hacı Mehmet der. Oğlu olmamıştır. Büyük kızını Mekteplilere verir, oradan Hacer YAMAN olur. Kocası ölünce Efe ile evlenir Mücahit Akman olur. İkinci kızından Mehmet, İsmail, İshak HİTİT olurlar. Mustafa (Koca Mustafa) iriyarı güçlü kuvetli olduğu için Koca Mustafa derlerdi. Koca Mustafa’dan Mehmet, Adem, Yunus, Fatma ÖZÇELİK ve aileleri türemiştir. Bayram (Cıba Bayram), ince yapılı boyu ortadan uzuna yakın bir kişiydi. Bayram ’dan İdris, Hüseyin, Ayşe isimli çocuklar ve aileleri türer. Hasan (Gor gor A), kısa boylu, yarım bir adamdı. Hasan’dan Nuh, Azime, Ahmet ve aileleri türemiştir.

            Ahmat Ağanın üçüncü oğlu Hasan, Hasan’ dan Durmuş, İlyas, adlarında iki tane oğlan, Hatice ve Salime adında iki tane kız olur. Durmuş’ tan Hüseyin (Karabacak) bir oğlan olur. Hüseyin den Halit, İsmail, Ruhi, huri ve aileleri türer. İlyas tan Durmuş, Mehmet ve aileleri türer. Hatice Kuzgölcük köyüne gider. Mustafa YÜNLÜOĞLU’ nun babası, Mehmet DUMAN olur. Salime de Hakkilerin’in Karaoğlanla evlenir. Hasan, Kadir, Hatice ve aileleri türer.

            Ahmat Ağa’ nın  kızının biri Softa’ ya varır. Softa Mehmet MERAL’ın babasıdır. Softadan Kamelerin Ercep Ağa nın hanımı olur, ondan da Mustafa  KAMA ve aileleri türer.

            Ahmat Ağa’ nın Kızının biri Koca Sali’ye varır. Bugünkü Mehmet Bayramaoğlu ve aileleri türer.     

 

ÇALINAN BEYGİRLER

 

Bir gün Ahmatlar’ın beygirleri çalınır. Ahmat Ağa’ nın ikinci oğlu Bayram çok cesur bir delikanlıdır. Beygirlerin izini sürer, beygirler Bolu istikametine gimiştir. Hemen Bolu’ya gelir. Büyük Su köprüsü’nü tutar. Beklemeye başlar. Bir zaman sonra beygirlerle birlikte birileri köprüye gelirler. Adamlarla boğuşmaya başlar, adamları bıçaklar ve Büyük Su’ ya atar. Su kıpkırmızı kan olur. Adamlar fıkırdıyarak can verirken Bayram Korkar. Beygirleri alıp Yaylaya götürür.

 

AYI İLE BOĞUŞMA

 

Bayram bu olaydan sonra Buzluk Kaşı’ ında davar güderken karşısına ayı çıkar. Ayı Bayram’ a saldırır. Ayıyı yener. Ayı korkarak kaçar. Bayramın hem ayı ile boğuşmaktan, hemde adamların ölmesinden korktuğu ve bu korku ile kırk gün sonra öldüğü söylenir.

 

MÜDERRES HOCA EFENDİ

Hacı Ahmatlar Ören Mahallesinde yaşamış bir ailedir. Kızllarını Ahmatlara vermişler. Köydeki oğularının adı Molla Mehmet. Molla Mehmet’ in çocuğu olmamış. Kızları Emine. Emine Ahmatlara gelin gitmiş. Önce Bayram a varmış. Bayram Ölünce kardeşi Hüseyn’ e (Koca Cıbış) a varmış.

Oğullarının biri de okumak için köyü Terk eder. Oukur müderris olur. Bolu’ da kadı camii yanında bulunan medresede müderrislik yapar. Müderris Hoca efendi. Çok büyük bir din alımıdir. Eli ile yazdığı Kur’anı Kerimleri olduğu söylenir. “-Kur’anı kerim yer yüzünden silinse harfini noksansız yazarım.” Dediği rivayet olunur. Hoca Efendinin bir kızının olduğu sonradan anlaşılmış olup kızının torunlarından birinin Merkeşler Köyünde yaşadığı ve orada muhtarlık yaptığı sonradan öğrenilir. Bu kişi Muhtar Abdullahtır.

Hoca Efendi hastalanır, öleceğini anlar. Kızık Köyüne haber gönderir. “-Kardeşim Molla Mehmet pazarcılarla gelirse beni bulur, gelmezse beni bulamaz”. Der. Her ne sebepten se Molla Mehmet pazarcılarla gitmez, sonradan gider. “-Hoca Efendi nerede?” diye sorarar. Derler ki “-Sizlere ömür! Hoca efendiyi sakladık. Molla Mehmet dövünür, üzülür ama nafile.

Hacı Mehmet dayısının evine köyüne sahip olmak için kardeşlerine ve babasına Bolu’ ya gitmeyi önerir. Kardeşleri ve babası bu işe karşı çıkarlar. “-Otur oturduğun yerde! Bolu da ki ev de mi evden sayılır!” diyerek bu işi engellerler. Çünkü köyde Hacı Ahmatlar’ ın çok tarlası var. Hoca Efendinin çocukları ile irtibat kurulursa O’nun mirasçıları köydeki tarlalara ortak olurlar. Bu endişe ile Hoca Efendinin evi ve mirası ile uğraşılmaz.

Hacı Ahmatlar’ın evi Ören de yolun kenarındadır. Güney Mahalleye gelen ve Güney Mahalleden Kuzey mahelleye gelenlerin bir kısmı eşyalarını hiç sormadan Hacı Ahmatlar’ ın hayadına bırakırlar. Bu yüzden “-Hacı Ahmatlar’ ın Hayadı, Gelen geçen dayadı” lafı ortaya çıkar. 

Hacı Ahmatlarda arazi oldukça fazla. Acapşardaki Ahmatların tarlaları, Yas Tarlalar, Örende İnce Bey’ in tarlası ve evinin olduğu yer, Ali Osmanlar’ ın evinin olduğu yer, Hasan PARMAKSIZ’ ın evinin olduğu yer, ve iki evin arasındaki tarlanın adı Hacı Bekirler Köyü hep Hacı Ahmatlarındı.   

 

 

KORU BOZUMU VE DELİ MEHMET’ İN ÖLÜMÜ

 

Güney Mahallede Koca Aliler (Soyadı ÇİFTÇİ) olan ailenin iki tane oğlundan biri Koca Yusuf, diğeri Deli Mehmet. Deli Mehmet deli dolu acımasız, konu komşuya zulüm yapan birisi olarak anılır. Herkes ondan çekinir. İneğini, öküzünü kesse, tarlasını geçse, malını çalsa kimse bir şey diyemez. Koru’ ya herkes ten önce gider, en beğendiği yeri biçer. Kızık köye göçer. Koru bozulmadan önce muhtar köyü toplamak ister. Kuzey Mahallenin Yumru Taş denilen merkezi bir yerinde tüm köylü toplanır. Güney Mahalle bu toplantıya Deli Mehmet’ in baskısı yüzünden katılmaz ve Koru bozmaya giider. Muhtar Mektepli’ nin dedesi Koca Sofu. Koca Sofu Korucuyu çağırır. Korucu Minasan Minasan’ın babası veya dedesi. Muhtar korucuya der ki “-Git Deli Mehmet’ i alda gel.” Korucu Deli Mehmet’ in yanına tek başına gitmeye cesaret edemez. Kameler’ in  Deli Şaban’ ın babasının yanına gidip onunla gitmeyi düşünür. Şaban KAMA’ nın babasına Yeni Yiğit derler.

Yeni Yiğit sabahleyin kalkar. “-Ben bu gün kötü rüyalar gördüm. Beni arayan soran olursa Çarşamba’ ya gittiğimi söylersiniz”. diye tembih eder.  Oysa Karaçamdaki tarlasına çalışmaya gider, atanı da oralada bir yere bağlar. Minesan gelir, “Yeni Yiğit nerede” diye sorar. Evdekiler Çarşambaya gittiğini söylerler. Minasan uzaktan Yeni Yiğit’ in atını görür. “-Yalan söylemeyin, Yeni Yiğit Karaçamda, atı gözüküyor.” Deyince evdekiler sukut geçer. Karaçama gider. Yalvar yakar Yeni Yiğit’ in gönlünü yapar.

Güney Mahallenin korusuna giderler. Deli Mehmet’ in Kızılahlat Dibinde ot biçtiğini öğrenirler. Yeni Yiğit Deli Mehmet’ e seslenir. “-Deli Memet! Deli Memet! Bırak ot biçmeyi haydi mahalleyi de topla. Muhtarın yanına gidelim.” Der. Deli Mehmet bağırır. “-Senin ne işin burda. Sen işine git. Seni buraya gönderen gelsin.” Yeni Yiğit ısrar eder. Deli mehmet Yeni Yiğit’e küfür eder ve saldırır. Yeni Yiğiti atına alır. O da çıkarır bıçağını saplar. Deli Mehmet’in bağırsakları dışarıya çıkar. Yeni Yiğit kaçar. Korucu durumu muhtara bildirir. Muhtar heyet gelirler. İrfan ve Şaban BİLGİN’ in anneleri Koca Kuyruklu yeni gelindir. Duruma dayanamaz. Bu cinayetin muhtarın yüzünden olduğunu düşünür. Sopayı kaptığı gibi muhtarı üzerine yürür, muhtarı kovalamaya başlar. Araya girerek muhtarı kurtarırlar.

Deli Mehmet’ i yaralı vaziyette evine götürüler. Evi Hasancaların evine yakındır. Hasancaların ihtiyar bir adamı vardır. Çocuklarına dinleyin bakalım. Eğer bağrışmaya başladılarsa bana haber verin diye tembih eder. “-Dede dede bağrışmaya başladılar diye çocuklar haber veriler. İhtiyar “- Ohhh! Be çocuklarımız bunun şerrinden kurtuldu” diye sevinir. Belki de çok kişi sevinmiştir.

Yeni Yiğit evine gider. Hanımı Karca Köyünün Kıran mahallesindendir. Hanımına der ki “-İyi mi yaptım, kötü mü yaptım bilmiyorum ama Deli Mehmet’ i öldüdüm”. Hanımı da “-İyi olmuş, köyü muzurdan kurtarmışsın.”der. Yeni Yiğit “-Belki de kötü yaptım, belki cehennemlik oldum. Sen benim cehenneme gitmeme iyi olmuş diyorsun.”  Sen bana yaramazsın diyerek hanımını atına bindirdiği gibi Kırana götürür ve boşar.

Deli mehmet’ in öldürüldüğü yıllardır konuşulur, hala da konuşulmaya devam eder.

 

 

KARGA PINARI VE CAFARIN KUYTAĞI

 

Hvalar oldukça kurak geçer. Toprağın ve buğdayların şiddetli yağmura ihtiyacı vardır. Birden bire hava bulutlanır yağmur yağmaya başlar. O zaman Ali Osmanlar sülalesinden birisi yaşar. Adam yağmurun yağmasına çok sevinir. İki tane tarlası vardır. Birisi Karga Pınarında, diğeri de Cafarın Kuytağındadır. Adam sevincinde. “-“Ver allahım veeeer! Cafarın Kuytağı ile Kaga Pınarıa”. Diye bağırır. Yağmur gittikçe artan birhız ve devamlı surette yağmaya başlar. Adam söylediğine pişman olur. “-Düzere veeer! Düzere veeer!”.diye bağırır. Düzere ver demek her tarafa eşit ver anlamındadır.

O gün bu gündür, yağmur yağmaya başlayınca, “-Ver allahım veer! Cafarın kuytağıyla Karga Pınarına demek adet haline gelmiştir.

 

GAVURUN ÇOCUĞU

 

Kuzey mahallenin eski camisi taştan yapılmıştı. Camiyi yapan ustaların ermeni olduğu söylenir. Bu caminin yapılmasına ve masraflarına Yeni Yiğit’in (Şaban KAMANIN babası) nın çok yardımı dokunur. Caminin yapılmasında köylüler de imece usulü çalışırlar. Cami yapım esnasında camiye yakın evlerden, AŞINMAZ ların evlerinden bir kadın çocuğu ile kavga etmektedir. Çocuğuna “-Gavurun çocuğu” diye bağırır. Bunu duyan ermeni cami ustası kadına “-Getir benim çocuğumu!” diye bağırır. Durumdan kadın ve Kızıklılar utanırlar. Gavurun çocuğu demenin iyi bir şey olmadığını anlarlar.

 

KIRK YALAN

 

Kırk Yalan dinilen bu zat, Kamalar Sülalesenden olup nasli tükenmiştir. Genç yaşta hanımı ölmüş bir kız çocuğu ile kalmıştır. Köyde Karametçe diye bir dul kadın yaşar. Karametçe; Arif, Mustafa, Abdullah ARLAN’ ın halalarıdır. Kırkyalan bu kadına aşık olur. Almak için dünürler gönderir. Kadın kabul eder, fakat bir şartının olduğunu söyler. Şartını sorarlar. “-Kızını kaybederse öyle varırım” der. Kırkyalan çok düşünür. Birtarafta alacağı kadın, diğer tarafta kızı. En sonunda kızını kaybetmeye karar verir. Bir gün kızını yanına alarak bilinmeyen bir yere, muhtemelen Bolu ya götürür. Bilinmeyen bir yere bırakır. Karametçe ile evlenir.

Karametçe’ nin tek akrabaları Çömezlerdi. Karametçe Kıryalan ölünce yeğenlerinin yanında kalır ve onların yanında ölür. Kırkyalan’ ın tarlaları Karametçe ye mi yoksa Kamalara mı kalması gerektiği konusunda Arif ARSLAN ile Hüseyin KAMA’ nın babası mahkemelik olurlar. Kama hakime birkese altın rüşvet verir, fakat mahkemeyi kaybeder. Kırkyalan’ ın tarlaları Arif ARSLANA kalmıştır. Arif ARSLAN mahkeme olayını ballandıra ballandıra anlatırdı. “-Kameye dingilbaş kurdurdum ağnın” diye söze başlardı.

Kaybolan kızın hala akibeti bilinmez.

 

NEREDEN GETİRDİNİZ BU ADAMI

 

Köprübaşı bayramı, Kızıklılarla kuzgölcüklüler güreşe tutuşurlar. Kuzgölcüklüler Kızıklıları yenmişlerdir. Var mı daha adamınız diye alaylı alaylı Kızıklılara söylenirler. Kızıklılar çok utanırlar. İçlerinden birisinin aklına hemen birisi gelir. Var adamımız diye bağırır. Kızıklılar bunun kim olduğunu merak ederler. Var diyen adama kim diye sorarlar. Adam Ahmatların Durmuş cevabını verir. Durmuş Hüseyin ÖZÇELİK (Karabacak) ın babasıdır. Durmuş güreş etmek istemez. Kaçmaya başlar. Kovalıya kovalıya Durmuş’u tutarlar. Güreş meydanına getirirler. Karşısına Kuzgölcüklüler çıkar. Sıra ile tuttuğunu yener. Yenmedik adam bırakmaz. Bu defa kuzgölcüklüler. “Nerden getirdiniz bu adamı!” diye bağırırlar.

Baş pehlivanlığı ve güreşleri Durmuş’ un sayesine kızıklılar kazanır.

 

DURMUŞ’UN ÖLÜMÜ

Durmuş boylu boslu, yakışıklı, iyi giyimli, elbiseyi sırtına çok güzel yakıştıran, konuştuğu lafı dinlenen köyde saygın bir yeri olan birisidir. Askerden izinli geldiği zaman asker elbiseleri ile onu görenler subay sanırlar.

Durmuş oldukça yoksul birisi. Yakup HİTİT Mekteplinin kardeşi, aynı zamanda halasının kızı ile evlenir. Evlenme muamelesi yapmak için kızın yaşı küçük gelir. Mahkeme kararı ile yaşını büyütmek isterler. Bunun için de şahit gerekir. Durumuşa gelirler şahitlik yapmasını söylerler. Yakup HİTİT zengin, Durmuş fakir. Yakup HUTİT’e mutlaka muhtaç olacak. Çaresiz kabul eder.

Mahkemeye giderler. Hakim Ayşe YAMAN’ ın belirtilen tarihte doğup doğmadığını sorar. Durmuş doğmuştur diye cevap verir. Hakim yemin teklif eder, Durmuş yemin eder ama yalan yere yemin ettiği için karnına o sırada bir sancı girer. Sancıları her gün artarak devam eder. Kırk gün sonra ölür.

Durmuş’ un yalan yere yemin ettiği için öldüğü söylenir. Bu olaya bağlanır.

 

ON KİŞİ İLE GÜREŞ

 

Yakup AŞANMAZ kısa boylu geniş ve atletik yapılı son derece güçlü kuvvetli birisiydi. Yol yapım çalışmalarında yere yatar, üç dört kişinin zorla yuvarladıkları taşı Yakup’ un sırtına koyarlar, sırtında taş kalkar ve taşı istenilen yere götürdüğü söylenir. “-Mandanın boynundan tutsam yatırırım. Bir adamın boynundan tutsam ne olursa olsun yenerim:” derdi.

Bir düğün ya da bayram günü köy delikanlıları güreş etmeye başlarlar. Yakup AŞINMAZ çıkar meydana. Bir, iki  derken köyün en güçlü kuvetli kişileri sıraya geçerler. On tanesini yenmiştir. On birinci kişi ile güreşerken birden sırtına birisinin sopa ile vurduğunu ve kendisine bağırdığını duyar. Güreşe bırakır bir de bakarki dayısı, Gökçelerin Köra, (İzzet TOKUŞOĞLU’ nun babası).  La oğlum delimisin sen,? Canına garezin mi var? Diye dayısı söylenir. Yakup AŞINMAZ güreşi bırakır.

Yakup AŞINMAZ bu olayı böbürlene böbürlene anlatırdı.

 

 

 

 

KABAK DEĞİRMENİNDE GÜREŞ

 

Yakup AŞINMAZ buğday öğütmek için kabak değirmenine gider. Değirmenci gürşi seven ve çevresinde çok iyi güreşen birisi olarak bilinir. Değirmenci Yakup’ u gözünden keastirir, sen benimle güreşir misin? Diye sorar. Yakup AŞINMAZ tabii diye cevap verir. Güreş başlar. Değirmencinin boynundan tuttuğu gibi sırtını yere vurur. Değirmenci ayağa kalkar, “Olmaz habersiz tuttun, bir daha tutuşalım.” der. “Peki” der. Bir daha değirmenciyi yener. Birkaç kez daha yener. Değirmenci hayran hayran yakup AŞINMAZ’  a bakarak iyi bir pehlivansı der.

 

SÜLEYMEN ÇAKIR’ IN İNADI

 

Süleyman ÇAKIR, Bayram, Hasan, Musa, Şaban ÇKIR ın babaları, kısa boylu, elinden her şey gelen bir adamdı. Çok inattı. İnadını koca köy bir araya gelse yenemez, zaten öyle de olur. Koca köy Süleyman ÇAKIR’ ın inadını yenememiştir.

Köy yolu kazma kürek ve insan gücü imece ile yapılırken, yol Sarkaya’ ya kapanacak yere kadar gelir. Köylü yolun Zincirli Kuyunun üst kısmından yani bu günkü yerinden yapılmasına karar verir. Süleyman ÇAKIR (Gıygı), yolun Zincirli Kuyunun alt tarafından ormana, oradan da Olcaklara doğru yapılmasını ister. Tek başına kalır. Köylülerle beraber çalışmayı reddederek tek başına kendi istediği tarafa doğru yol yapmaya başlar. Aylarca çalışarak yolu pek de iyi olmasa da yapar. Köylü bir tarafta kendisi diğer tarafta çalışır. Kimse inadından vaz geçirememiştir.

Bu gün öküz arabalarının bazısı bu yoldan gider. Gadalların Sülmanın yolu derler. Şimdi keşke yol buradan yapılsaydı diyenlerin sayısı oldukça fazla.

 

KIZIK MUHTARININ ÖLDÜRÜLMESİ

 

Dereboyu ve Kızık köyü arasında mera uyuşmazlığı olur. Karabelen denilen mevkinin meraları iki köy arasında paylaşılammış, bu yüzden iki köy arasında bir çok kavga ve döğüşler olmuştur. Tam bu kavgaların kızıştığı, herkesin tarlada ekin biçtiği bir sırada Dereboyu Köyünün ileri gelenlerinden Hamza adlı birisi atının sırtında Kızık muhtarının evine gelir. Muhtar Kayrancaların Mehmet, Arif, mustafa KAYRANCIOĞLU’ nun babalarıdı. Evi aşağı mahallede köyün alt başındadır. Hamzanın Köye geldiğini kimse görmemiştir. Hamza muhtarın kapısına gelir ve muhtara seslenir. Muhtar evde yemek yemektedir. Elinde kaşık dışarıya çıkar, Hamzaya “-Hoş geldin buyur Hamza hoş geldin sefa geldin, gel yemek yiyelim:” der. Hamzanın niyeti bozuktur. Tüfeğini doğrultur ve muhtarı vurur. Köyün alt başında olmasının da avntajını kullanarak hızla köyüne kaçar.

Bu olay iki köy arasındaki ilişkilerin yıllar boyu bozulmasına, ve bir çok olaylara sebep olmuştur. 

 

O DA BÖREK BU DA BÖREK

 

Civelek, adı Hasan dır. Hasan AKTAŞ, İnce yapılı boyu ortadan uzana yakın, çok nüktedan, meramını ve anlatmak istediği bir şeyi dolaylı ve ima yoluyla anlatmak isteyen birisidir.

Bir gün Ayman’ a gitmeye karar verir. Hanımına “-Bana bir börek yap da yolda ya da gittiğim yerde yerim”. Der. Civeleğin hanımı böreği yapar ve kocasına verir. Civelek böreği yanına alarak Ayman’a varır. Yemek zamanı gelmiştir. Buyur ederler. Sofraya oturur. Ev sahibi de börek yapmıştır. Civelek hanımının yaptığı böreği de sofraya koyar. Getirdiği böreği beğenip de kimse yemez. Herkes hane sahibinin yaptığı börekten yer. Bu duruma Civelek içerler. Kendi böreğinden bir yudum alır, “O da börek,” bir yudum da diğer börekten alır, “Bu da börek”. Sırayla bir kendi böreğinden, bir diğer börekten alır, “her lokmada “-O da börek, bu da börek” diyerek yemesini sürdürür.

Civleğin bu anısı hala her börek yiyenler tarafından anlatılır ve söylenir.

 

İKİ SAAT MÜSAADE

 

Civelek’le Hasan Arman Seben’in Doruk ta tomruk keserler, Orada yatıp kalkarlar. Civelek’ in ekmeği biter. Hasan ARMAN (Koca Hasan) ın ekmeklerinden yerler. Bir gün Civelek’in çocuklarından birisi babasına ekmek getirir. Öğlen olur. Sofra kurulur. Civelek yeni gelen ekmeklerden birisini keser, ekmek hamur, diğerini keser hamur. Bıçağı ve ekmeği bırakır. Kaca Hsana’ a derki, “Hasan, yarım saatte yaylaya varırım. Yarım saatte karıyı keserim. Yarım saat  de gelirim. Bana müsaade” der. Sofradan kalkar yola çıkar. Koca Hasan bunu tutar gitmesini engeller. Civelek gitmik için zorlar. Koca hasan durdurmak için zorlar. “-Oh arkadaşım, benim zerre kadar hatırım varsa gitme ve hanımı da kesme”. Civelek, “-Allah aşkına Hasan beni bırak! Ben bu karıyı keseceğim”. Diye dayatır. Zor bela civeleği yatıştırır.

Oysa Civelek, hanımına ekmeklerin fazla yenmemesi için hamur yapmasını tembihlemiştir. Koca Hasanın ekmeklerini yemesinin bedelini hanımını kesme rolüne sığınarak ödemeye çalışmıştır. Hiç de niyeti ciddi değildir. Koca Hasan’ ı saflığından yaralanarak kandırmıştır.

 

ALLAH AŞKINA MÜSLÜMANI DÖĞME

Civelek’ in evi yolun kenarındadır. Arkadaşları sabah namazına giderler, bu da gitmediği zaman niye gelmedin dememeleri için hanımıyla kavga ettiğini söyliyecek ama nasıl inandıracak?

Sabah namazına gidenlerin evin yanından geçme vakti hanımna var gücü ile bağırır, hakaretler  ve türlü küfürler eder. Elindeki sopa ile yataklara var gücü ile devamlı vurur. Arada da hanımına bağınır, gine yataklara vurmaya devam eder.

Arkadaşları sabah namazına niçin gelmiyorsun diyemezler. Civelek’e yalvarırlar. “-Allah aşkına şu müslümanı döğme artık. Bizi bir şey bilmiyor zannetme, biz her şeyi biliyoruz. Sen her sabah namazı bu müslümanı dövüyorsun! Günah! Etme derler.

Tabii ki Civelek gerçeği söylemez.

 

ALLAH DİLİNE KUVVET VERSİN

 

Kızık Köyü yol yapmakta. Yol çalışmaları aylaca sürer. Artık çalışanlar bıkmışlar, homurdanmalar başlamıştır. Yol çalışmasını istemeyenler Deli Yakup’u kışkırtırlar. Yakup dolduruşa iyi gelen bir delikanlıdır. Muhtarın önüne geçer. Söğer sayar. “-Bıktık artık bu işten!  Senin niyetin yolu yapıp köye gavurları getirmek!” diye bağırır. Göden sakalını sıvazlar, “-Allah diline kuvvet versin oğlum”. Der ve hiç etkilenmemiş gibi çalışmalarına devam eder. İhtiyar haliyle köylüyü çalıştırmak amacıyla bir amele gibi çalışır.

 

HIZLI KALDIR YAVAŞ VUR

 

Köylü artık yolda çalışmak istemez. Muhtar Göden Hüseyin Ağa jandarma komutanına telefon eder. Jandarma komutanı birkaç jandarma ile köye gelir. Göden komutanı ve askerleri ağırlar. Olanı biteni anlatır. Köylünün bu işten bıktığını ama yolun da mutlaka yapılması gerektiğini konuşurlar. Göden komutana derki ben köyü topluyacağım. Sen köylünün ortasında bana hakaretler edeceksin. Bu yolu neden bitirmediniz diye bağıracaksın, hatta beni döğeceksin. Yalnız elini hızlı kaldır, yavaş vur. Diye tembih eder. Köylüler toplanır. Komutan muhtara bağırır, hakaretler eder. Elini kaldırır ve birkaç tokat vurur. “-Ben şimdi gidiyorum geldiğim zaman yolun yapılmış olduğunu göreceğim der ve gider.

Göden Jandarma komutanı gittikten sonra köylüye döner, “-Gördünüz durumu! Sizin yüzünüzden işitmediğim laf kalmadı. Birde üstüne eslük dayak yedim. Gerisini siz düşünün! Haydi yol yapmaya gidiyoruz”. Der. Köylü derhel yol yapmaya gider. Büyük bir gayretle yolu bitiriler.

Böylece Kızık’ın yolu yapılmış olur.

 

BEN DE ORMANCI GELDİ ZANNETTİM

 

Kızık Yaylası’ na  Vali gelir. Muhtarın evini sorar. Muhtarın evinin önüne gelir. Muhtara selenirler. “Gödeeen! Gödeeen! Vali geldi”. Göden ağırdan alır. Birkaç dakika sonra dışarıya çıkar. Vali karşısında dikilmekte. Sen kimsin? Deye sorar. “-Ben valiyim”. Der. “Hadi şurdan bee! Ben de ormancı zannettim. Vali olduğunu bilseydim karşına bile çıkmazdım”. Der.

Vali bu lafın altında bir bit yeniği arar. Gödene ormancıdan ne şikayeti olduğunu sorar. Gödenle ormancı arasında bir sürtüşme olmuştur. Göden olanı biteni anlatır. Ertesi günü ormancının tayini çıkar.

Göden vali ve ilin ileri gelenleri ile çok iyi iletişim kurmuş, çevresinin  çok geniş olduğunu söylerler.

 

SİZİN KADINLARI HAYAL EDİYORUZ

Yalaya hakim gelir. Gödenle yer içer ve gezerler. Hakimin gözü birden yayladaki davar ve inek sağma vaziyetindeki kadınlara takılır. “-Ya göden siz bu kadınların yanlarına nasıl yatıyorsunuz? Bunlar kokmz mı?” Göden lafın altında kalır mı? “-Hakim bey biz bunların yanlarına yattığımız zaman gözlerimizi yumuyoruz. Sizin kadınları gözlerimizin önüne getirip hayal ediyoruz. Öyle yatıyoru”.der.

Hakim hiç beklemediği bu cevabı alınca, bu lafı hak ettiğini düşünerek söyleyecek cevap bulamaz. Söylediği lafın ağırlığının farkına varır.

 

YATAĞA KÜNT KOYMA

Göden’ in evine ilin üst düzey yöneticilerinden bir memur gelir. Yerler içerler. Sohbet ederler. Vakit oldukça ilerlemiştir. Yatma zamanı gelir. Misafir “-Göden bana öyle bir döşşek yap ki hiç osuruk değmemiş olsun. Göden tamam der. Misafir yatağın yanına varır, bakarki yatağın içinden dışarıya doğru künt çıkmış.(Künt: eskiden ağaçların otası delinerek oluşturulan su borusuna denir.) Misafir sorar göden bu ne vaziyet. Yatağın içinde bu küntün ne işi var. Göden cevap verir. “-Sen kıçını bu küntün ağzına dayıyacaksın. Osuruk yatağa değmeden dışarıya çıkacak. Senden sonra osuruk değmedik yatak isteyen bir misafirim gelirse ben zorluk çekmem”. Der.

Misafir ne dediğinin farkına varmıştır. Gödenin kıvrak zekasına hayran kalır.

 

KÖYE YAPILAN BASKIN

Kurtuluş savaşının ilk yıllarında, Düzce Bolu Hendek isyanı sırasında isyancılar Göden den destek isterler. İstedikleri desteği bir türlü bulamayınca Kızık köyünü basmaya ve zarar vermeye karar verirler. Göden bunu duyunca hemen ahıra girer ve merteklerin altına yatar. İsyancılar her tarafı ararlar gödeni bulamazlar. O sırada kaltak Kazan Uçuracağından bir tüfek atar. İsyancılar telaşla köyü terk ederler. Gödenin hizmetkarı Kavasların Karaoğlan (Dereboyu Çirkinler Mahallesinden Tevik Çavuş ve Koca Bıyık İbrahim’ in amcaları) isyancıların arkasından gider. Seben in delikanlılarıyla birlikte karşı gelirler. İsyancılar bunları ağaçlara bağlayarak kurşuna dizerler. Güneyce’ yi ateşe verip yakıp yıkarlar.

 

ÇEVRECİ HASAN

 

1339 Rumi, 1923 doğumlu, annesi Kızık’ tan Ahmatlar sülalesinde Gülsü ÖZÇELİK, babası Kuzgölcük Köyünden Ali ÖZCAN. Hasan’ ın akli dengesi biraz bozuktu. Nerede düğün var oraya gider, çevre ve mendil toplardı. Buna karşılık az da olsa para verirdi. Ayrıca para verecek adamları bilir onlardan da para toplardı. Hemen hemen her köyde bir yatıp kalkacak, misafir olacak bir evi vardı. Misafir olacağı evlere boş gitmez, topladığı mendillerden bırakır, yada hediye alıp götürürdü. Kimseye yük olmazdı. Misafir olduğu evi ev sahibinin haricinde herkesten kıskanırdı. Bu yüzden saldırgan davranışları olurdu. Hiç kimsenin karısına kızına kötü gözle bakmaz, kimseye zarar vermezdi. Kızdığı zaman topladığı paraları kızdığı zaman fırlatır atar, sakinleştiği zaman tekrar toplardı.

Menekşe Bolu-istanbul yolcu taşımacılığı yaparken hasanı İstanbul da görür. Kendisine Bolu’ ya gideceğini söyler. Menekşe parayı fazla seven birisidir. Hasan dan para alamayacağını düşünerek arabada yer yok deyip Hasan’ ı almaz. Menekşe hemen Bolu’ ya hareket eder. Yolda hiçbir araba Menekşe’ nin arabasını geçmemiştir. Bolu’ ya herkesten önce gelir ve arabayı dudurup müşterileri indirdiği sırada Hasan’ ı görür. Hasan Menekşe’ nin yanına gelir. “-Sen beni arabana almadın da ben gelemedim mi?”. Der. Menekşe hayretler içersinde kalır. Bu olayı herkese anlatır.

Bu olaydan sonra Sebenliler Hasan’ ın keramet sahibi olduğuna inanırlır. Hasan’ ı hiç kırmazlar. 1984 yılında amcasının oğlu Niyazi ÖZCAN’ın yanında öldü.

 

 

 

 

 

İKİ DELİLER

 

Köyde birbiriyle arkadaş iki deli vardır. Birisi Eyro’ nun abisi Hüseyin, diğeri de Ali Şan’ ın oğlu, İbrahim DENİZ’ in abisi Mustafa, bu iki deli zaman zaman çevre köylere istemeye giderler. 1950 li yılların sonları bir kış günü Dereboyu köyüne giderler. Oradan çıkarak Kızık Köyü’ ne gelmek için yola çıkarlar. Karlı fırtınalı çok soğuk bir kış günü. Karabelen’ e gelirler. Biraz yaşlıca olan Hüseyin yorulur. Ayazın verdiği bir etki ile uykusu gelip yatar. Mustafa biraz gider, arkadaşına bırakmamak için geri döner. Gidip geri dönmeler birkaç kezterarlanır. Oda halsiz düşerek arkadaşının yanına yatar. İki deli orada donarak ölürler.

Ölüleri kar biraz kaltıktan sonra bulunmuştur.

KARA ALİ

Emine ve Gülsüm ÖZÇELİK’ in kardeşidir.  Rumi 1324, miladi 1908 yılında doğmuş, 1966 yılında ölmüştür. Uzun boylu, traş olmaz, sakallı birisidir. Evlerinin önünü sürekli temiz tutar, süpürge elinden gitmezdi. Biraz kıskanç tabiatlıydı. Kimin kesilecek odunu var, hiç çağrılmadan kısa saplı baltasını alarak gelir odunları kesmeye başlardı. Bitinceye kadar keserdi. Odun sahibinin insafına kalmış, bazan karnının doyuruverirler, bazan da üç beş kuruş para verilerdi. Bulamayı çok sever, yerken bal bal derdi. Aklı biraz noksan, kimseye zararı olmayan, hatta faydalı birisiydi. Birisine kızdığı zaman saatlerce bağırır kendi kendine kavga ederdi. Sesi çok uzaklardan duyulurdu.

Her odun kesmede Ali’yi hatırlarım.

DELİ İRFAN

Mosingil sülalesinden Deli Mustafa’ nın oğludur. Köyün belli başlı ustalarından olduğu söylenir. Rivayete göre; hiç metre kullanmaz, baktığı zaman ölçüyü alır ve tahtayı yada parçayı ölçmüş gibi oraya denk getirirdi. Komşularına zarar vermekten son derece çekinir bu yüzden ailesine karşı çok sert davranırdı.

Isılğı çaldığı zaman çocukları evin önünde boy sırasına geçerek babalarını beklemeye başlarlardı. Çocuklarından ve hanımından hiçbir şikayeti kaldıramazdı. İşi olanların işine koşar, herkese faydası dokunur bu yüzden sevilip sayılan birisidir. Mide hastalığına yakalanır, sürekli karbonat kullanırdı. Bir gün mekteplilerin evinde sıcak yufka yer. Yufka midesine dokunur. İnanılmaz derecede midesi ağrır, hastalanır ve genç yaşta ölür.

 

OĞLUNU ATIN KUYRUĞUNA BAĞLAMASI

 

Bir gün oğlu Musa okuldan kaçar ve okula gitmez. Bu durumun farkına varan Deli İrfan oğlu Musa’ yı atının kuyruğuna bağlayarak okula götürür ve öğretmene teslim eder. “-Eti senin kemiği benim. Ne gerekiyorsa onu yap. Der.

Okula gitmeyen ve okuldan kaçan bir çocuk olduğu zaman hemen bu olay anlatılır.

 

ÜÇ İBRİK SU BOŞALTIN

Deli İrfan Hacırmatların İlyas (İlyas ERMİŞ) in evinin tavanını çakar. Tavan çakma işini sekiz günde yapar. İş bitince sohbete başlanır. Söz tavanın işçiliğine gelir. İrfan Ustaya takılırlar. “-Senin yaptığın iş çürük olur, doru dürüst tavan çakmadın”. Derler. Buna içerleyen Deli İrfan “-Getirin üç ibrik su”. Der üç ibrik su getirilir. “-Dökün tavanın üzerine, eğer bir damla su tavandan sızarsa ben sekiz günlük yevmiyemi almıyacağım”. Der. Üç ibrik su tavanı tahtaların üzerine dökülür. Gerçekten aşağıya bir damla dahi su sızmaz.

Deli İrfanın tavan çakması zaman zaman anılır.

EŞEĞİN KESİLMESİ

Deli İrfan’ ın eşeği bir gün bağlandığı yerden kurtulur. Evin önündeki arpalığa girer. İrfan Usta eşeği çıkarmaya uğraşır. Eşek arpalığın daha da içlerine girer. Eşeği çıkarmak için koşar eşek kaçar, bir türlü çıkartamaz. Eve gelip baltasını alır. Eşeğe yetişip baltanın keskin tarafını eşeğin boynuna vurarak aşağin boynunu üzdürüp öldürür. Leşini çıkarak atar.

Kızdığı zaman dahi en kıymetli varlığına dahi acımaz olduğu söylenir.

 

KIZININ YANMASI

Kızı Makbule yanar. Deli irfan hemen yanığa soğuk su döker, herkesin ısrarına rağmen yanığı sarmamıştır. Kızına yorgan istemeden ve yanığa hiçbir şeyin dokunmasını önleyecek şekilde yatacak yer yapar. Yanığın kısa sürede iyileşmesini sağlar.

Uyguladığı tedavi yöntemini bu günkü tıp bilimi onaylamaktadır. İlk yardım ve hasta dedavi yöntemlerinden de anladığı anlaşılmaktadır.

 

TANDIRIN KESİLMESİ

Kardeşi Şabanla uzun yıllar birlikte durduktan sonra ayrılmaya karar verirler. Bütün mallarını bölüşürler. Ortada bir tandır kalmıştır. Tandır senin olacak, benim olacak diye münakaşaya başlarlar. Kızar tandırı balta ile tam ortasından keser,  al yarısını yarısı senin yarısı benim der.

Mal paylaşımında güçlük çıktığı zaman bu olay hala anlatılır.

HANİ TÜTÜN NERDE

İrfan Usta maktada kesim kesmekte, dağda yatıp kalkmaktadır. Ekmeği biter. Oğlu Kamil’i ekmeğe gönderir. Kamil yalaya gelir, anasına ekmek yaptırıp dağa götürür. Vakit gece yarısı olmuştur. Deli irfan ekmeklerin geldiğine sevinir. Tebih ettiği şeyler hep gelmiştir. Yalnız tütün gelmemiştir. Kamile bağırır. “-Tütün nerde! Niye getirmedin!… Haydi bakalım tekrar git! Hiç  durma. Tütünü çabuk getir!”  Der. Zavallı Kamil tekrar gece vakti yalaya gelir, babasının tütününü alıp dağa gider. Daha sabah olmamıştır. Ertesi günü babasıyla birlikte çalışır.

Kamil bilgin bu anısını zaman zaman anlatır.

 

KÜSTÜRÜLEN GELİN ALAYI

 

Dalaverelerin en büyük oğluna, Arif, Veli, Bayram ve Hüseyin ERYILMAZI’ ın en büyük biraderlerine Boz Arif (Arif Civelek) in kızı Duriye’ yi isterler. Boz Arif kızı verir. Aradan zaman geçer düğün günü gelir. Düğün Alayı dağul zurna eğlenerek Boz Arif’ in kapıya dayanır. Ne yaptılarsa kızı vermezler. Oğlan evine yapmadıkları eziyet kalmaz. Oğlan evi artık olan bitenden bıkar. Kızı almaktan vaz geçerek düğün aylayı geriye döner. Gelin kız Duriye iki gözü iki çeşme ağlamaktadır. Ertesi günü kızın babası ve kardeşleri gelini elleriyle getirirler.

Ne zaman  kız evi gelin almada bir zorluk çıkartırsa bu olay anlatılır.

 

HULÜBELİ HOCA

Filibeli hocadır. Halk arasında adı söylene söylene Filibeli’ den Hulübeli’ ye dönmüştür. Bulgaristan’ ın Filibe Şehrinden gelip Mudurnu’ ya yerleşmiştir. Zaman zaman Kızık Köyü’ ne Hacı İmam Hoca ve Halların Hacı Mustafa’ nın yanına misafirliğe gelir. Kızıklılar da toplanarak vaaz-ı nasihatlarını ve sohbetlerini dinlerlerdi. Büyük bir din alimi ve ermiş bir kişi olduğu söylenir. Oğlu da içki müptelasıdır. Parası ile oğluna içki alacak kadar hoş görülü olduğu  söylenir. Talebelerinin ısmarladıkları bulguru, nohutu, herşeyi aynı torbaya koyup, dağıtırken ayra ayrı dağıttığı söylenir. Keramet sahibi olduğuna inanılır. Halların Koca Hasan Hülübeli hocadan ders alır. O nun talebesi olur. Ölmeden evvel vasiyet eder. “-Beni şu tepenin üzerine gömün”. Der. Gün gelir Hoca Efendi ölür. Cemaat “Bu tepenin üzerine ölü mü çıkar? Biz bunu en yakın mezarlığa gömelim”. Der. Tabutu götüremezler. Bir de hocanın dediği yere götürelim derler. Tabut kendiliğinden çıkar. Cemaat çok rahat ve koşarak tabutu götürür. Hocayı vasiyet ettiği yere gömerler. Oraya türbesi yapılır. Her yıl Hülübeli’ yi anma bayramı yapılır.

 

HACI MUSTAFA’NIN ÖLÜMÜ

Halların Hacı Mustafa ölmeden önce vasiyet eder. “-Beni Hulübeli Hoca yıkasın, namazımı kıldırsın”. Der. Gün gelir Hacı Mustafa ölür. Kış mevsimi ve çok kar vardır. Arif ÇAKMAK Hallarda hizmetkar. Arif hemen hazırlan Mudurnu’ ya git Hulübeli hocayı getir. Derler. Sabah namazı vakti Arif ÇAKMAK Mudurnu’ ya doğru yola çıkar. Gölcük, Kabak, Ekincik, Keçi Kıran, Hacı Halimler üzeri Mudurnu’ ya gidecektir. Kış şartlarında bir günde zor gidilir. Boyalığı doğru inerken aşağıdan birisinin gelmekte olduğunu görür. Yaklaşınca Hulübeli Hoca olduğunu anlar. Selamlaşırlar. “-Hocam seni almaya gidiyordum”. Der. Hoca “Biliyorum, Hacı Mustafa ne zaman öldü?”. Der. Gece öldü cevabını verir. Geriye döner.

Hulübeli hoca gelmiştir. Cenazeyi yıkar, namazını kılıp defneder.

 

1326 KIŞI

Rumi 1326, miladi 1908 yılında hiç görülmemiş ölçülerde kar yağar. Yağan karlar evlerin boyu kadar olur. Hatta tavşanların bacalardan baktığı söylenir.

Bu kışta Hacı İmamlar’ ın Koca Hasan (Hacı İmam’ ın en büyük oğlu). Beygirlerle İstanbul’ a gitmek için yola çıkar. Adapazarı’nın İlçesine kadar gelir. Burada şiddetli bir kar yağışına tutulur. Kardan gidemez ve karın altında kalarak can verir. Hendek’ in rakımı yüz-yüz elli metre civarında deniz seviyesine yakın bir yüksekleğe sahip

Hendek’ te karın altında kalındığına göre Kızık Köyü’ ündeki karın yüksekliğini siz düşünün.

 

            TÜRKİYE’ NİN BU KADAR ASKERİ VAR MI

Hacı İmamların İsmil, Aşçı Mustafa HİTİT’ in babası İsmail Hitit askerlik yapmamıştır. Babası Hacı İmam Köyün Hatıbıdır. Oğlunu Köyün Hatipi olarak atar. O devirde Köy Hatipleri askere alınmaz.

Bir gün İsmil beygirlerle İstanbul’a gider. Adapazarına kadar varırlar. İsmil Ağa söylenir. “-Buralarda mı Türkiye’ ye dahil? Türkiye’nin toprakları ne kadar genişmiş”. Der. O sırada önlerinden bir bölük asker geçer. “-Bu askerlerin hepsi Türkiye’nin askeri mi acaba. Türkiye’nin ne kadar askeri varmış”. Der. Yanıdakiler gülüşürler bu olayı bütün köye anlatırlar.

Askerlik anıları anlatılırken bazen İsmil Ağa’nın bu anısı dile getirilir.

 

 

HASAN HİTİT

 

Hacı İmamların Hasan; Haci İmam’ın torunlarından birisidir. Emekli İlköğretim Müfettişi Mustafa HİHİT’ İn babasıdır. Orta boylu, bağırarak konuşan, herkesin sevipsaydığı birisidir. Dürüslüğü ile bilinir. Yalan söylediğine tanık olmadığım gibi hayatta yalan söylediğini bilen de yok. Kızık köyünde çiftçilik yaptıktan sonra Bolu’ya göç ederek, Kızık yazıhanesinde ve Kızık köyü Motorlu Taşıyıcılar Kooperatifi yazıhanesinde hizmetli olarak  yıllarca çalıştıktan sonra emekli oldu.  Şaka da söylense her şeye inanan birisiydi. Bu yüzden bazan kandırıp alay ederler, kızdırılardı. Ne kadar kızsa da kin gütmez, hiçbir şey olmamış gibi davranırdı.

Amansız bir hastalığa yaklanarık  80 yaşlarında öldü. Allah rahmet eylesin.

 

YÜZELLİ BİN LİRA

1950 li yıllar. Kağıt paraların bazılarının tedavülden kalkmıştır. Tedavülden kalkan paraların değişmesi gerekmektedir. Mektiplinin değişmesi gereken yüzelli bin lirası vardır. Bu para o zaman  yaklaşık ikiyüz ailenen bir yıllık geliri. Çok büyük para. O devirde mektepli çok zengin. Sadece sağman koyun sayısı bin civarında. Yüz den fazla sağılı inek. Altmış yetmiş tane manda var mekteplide. Kızıklının Çobanlar Yatağı tarafı sadece mekteplinin koyun sürüsene ait. O tarafa kimse geçemez. Bu kadar paranın mekteplide olması gayet normal

 Bu parayı bankaya götürüp kuruşuna dokunmadan birisinin değiştirip gelmesi gerekiyor. Mekteplinin aklına birden Hasan HİTİT gelir. Çağırtır. Durumu anlatır. Hasan HİTİT parayı bir bohça ile sırtına sarar. Kudruşuna zarar vermedin bankadan değiştirip gelir.

Kolay kolay hiç kimsenin emanet edemiyeceği, hiçbir emanetçinin de bu işi doru dürüst yapamıyacağı bir olay.

 

KARA ÇAVUŞ

Civelek’in babası, Boz Arif’ in amcasının oğlu olup, ömrü boyunca askerlik yapmış, askerdeki görevi çavuş ve biraz da esmerce bir yapısından dolayı Kara Çavuş denmiştir.

Askerlik çağında askere alınır, yıllarca askerlik yapar, terhis olur, çıkan savaşlar nedeni ile tekrar askere alınır. Terhis ve asker olma arasında gider gelir. En son 1911 balkan savaşında tekrar yine silah altına alınır. Bakan savaşına katılır ve Selanik ‘ten künyesi gelir.

Emine, Hanife, Hasan adılarıda üç tane yavrusu yetim kalır. Kızık Köyünün gidip de gelmeyin askerlerinden birisidir.

 

 

 

AH BU OĞLAN ARKASINA BAKTI GELMEYECEK

Hüseyin ERMİŞ ‘in babasıdır. Şakacı cana yakın ve biraz da muzip olduğu söylenir. Yapısı itibariyle torunu Ahmet’ e benzetilir. I. Dünya savaşında, Seferberlikte askere çağrılır. Zaman yayladan köye göç zamanıdır. Göç arabası ile birlikte Olcaklara kadar gelir. Babasının elini öper, kızları Ayşe ve Emine’yi sever, hanımı ile helallaşır, kıtasına katılmak için geriye döner ve gider. Giderken arkasına bakmıştır. “Babası eyvah oğlan arkasına baktı! Gelemez”. diye bağırır. Gerçekten de geriye gelmez. Bir zaman sonra da künyesi gelir. Çok geçmeden hanımı bir oğlan doğurur. Adına Hüseyin koyarlar. Dedesi bir oğlum gitti ama allah bir oğlan daha verdi der.

Hüseyin ERMİŞ’ in babası gidip de gelmeyenlerden sadece bir tanesidir.

 

KEŞ

 

Adı Mustafa ÇAKIR, Süleyman ÇAKIR’ın kardeşi, Kızık Köyü’ünden kalkıp Bolu’nun Mesciler köyüne yerleşmiştir. Köyden ilk göç edenlerdendir. Kısı boylu hoş sohbet bir kişiydi. Unutkanlığı ile anılır. Unutkanlığı Kızık köyünde dildin dile dolaştığı ve her unutma oleyında hatırlanıp anıldığı gibi, aynı şekilde gittiği Mesciler Köyünde de unutkanlığı ile anılmıştır.

Küçükken değirmende çıreklık yapar. Öğle vakti gelir. Ustası “-Mustafa bir makarna yap da yiyelim” der. Mustafa makarnayı yapar. Tuz torbası ile keş torbası yanyanadır. Kızık usulü yapılan makarnada tencereden kevgirle makarna alınır. Çanağa dökülür. Üzerine keş sepelenir. Tekrar bir sıra makarna dökülp, sonra keş sepelenmeye devam edilir. Bu işlem sırayla devam edip gider. Mustafa bir sıra makarna döker. Hiç bakmadan elini tuz torbasına uzatıp bir avuç tuz alır. Keş sepelediğini farzederek makarnaya döker. Tekrar makarna sonra tuz, makarna bitene kadar devam eder. Yemek hazırdır. Ustasını çağırır. Usta değirmendeki misafirleri çağırır. Hep birlikte sofraya otururlar. Bir kaşık makarna alan bir daha almaz. Kendisi de bir kaşık makarna alır. Tuzdan yiyemez. Keş yerine tuz döktüğünün farkına varır. Ustası “-Ne yaptın Mustafa! Bu nasıl makarna!”diye bağırır. Mustafa “-Ustam tuz yerine keş katmışım”der. Ustası bundan sonra senin adın keş olsun der. Mustafa adı unutulmuştur artık. Herkes keş der.

 

 

 

KAYIP BALTA

Keş bir gün dağa odun yapmaya gider. Baltayı kaybeder. Günün büyük bölümünü balta aramakla geçirir. Artık baltanın saklandığını veya çalındığını düşünmeye başlar. Dağda yakınında çalışanların yanlarına gitmeye karar verir.

Yakınıda çalışan arkadaşının yanına varır. “-Arkadaş benim baltam kayboldu. Gördüysen ya da sakladıysan bana söyle. Sabahtan beri hiçbir iş yapamadım.” Der. Arkadaşı keşe bakar. Alaylı alaylı gülerek,     “-Ya Mustafa madem baltan kayboldu, peki kolundaki ne?” diye sorar. Keş bakarkı balta kolunda takılı vaziyette farkında değil kayıp diye baltayı boşuna aradığının farkına varır. “-Vay benim keş kafam vay!” diye söylenir. Utanarak oradan uzaklaşır. 

 

YANAN CEKET

Keş bir gün tarlasının çalılarını ayıklamaya gider. Bütün çalıları tarlanın ortasına  toplar. Terlemiştir. Ceketini çıkartır çalıların üzerine koyar. Biraz dinlendikten sonra çalıları yakar. Yanan çalıların karşısına geçer. Dinlenir, yorgunluğunu çıkarır. Ateşin tesiri geçince üşümeye başlar. Ceketini giymeye karar verir. Bakarki ortada ceket yok. Aramaya başlar, tarlanın her tarafını didik didik arar ve ceketini bulamaz. Acaba ceketsiz mi geldim diye düşünmeye başlar. Eve gider, hanımına sorar. “-Ben tarlaya giderken sırtımda ceketim varmıydı?” diye sorar. “-Herif sen ceketini giyip de gittin, git oraları biraz daha ara”. Der hanımı. Keş tekrar gine arar, nafile. Yaktığı ateşin küllerinin başına oturur, can sıkıntısı ile elindeki sopa ile külleri karıştırırken cekitn yanmayın yen parçaları ortaya çıkar.

Ceketi yaktığının farkına varmıştır. Unutkanlık yüzünden ceketini de kaybetmiştir.

 

EKİLİ TARLA

Keş İlkbaharda tarlaya fiğ ekmeye gider. Bakar ki tarlaya buğday ekilmiş. Başlar kızmaya. Kendi kendine “-Benim tarlamı ekmişler, benden izinsiz kim ekti acaba bu tarlayı” diye söylenmeye başlar. Tekrar eve gelir. Durumu hanımına anlatır. “-…. talasına gittim. Benden izinsiz ekmişler”. Der . hanımı olayın farkına varır. “-Herif bu tarlayı sen güz sonu ektin. Ben de sana yardım ettim.” Der. Kocasına beraber ektiklerini hatırlatır.

Keş bu tarlayı tekrar ekmek için boşuna gittiğinin farkına varır.

 

ODUN BOŞALTMA

 

            Keş’ in unutkanlıkları gittiği Mesçiler Köyünde de devam eder. Dağdan bir öküz arabası odun getirmiştir. Odunları evinin önüne getirip boşaltmaya başlar. Büyük bir emekle arabanın tamamını boşaltır. Eve doğru yürür. Komşu büyük bir memnuniyetle kapıya çıkar. Keşi içeriye davet eder. “-Allah razı olsun senden! Çok makbule geçti, hiç odunum yoktu”.  deyince, Keş yaptığı yanlışın farkına varır. Odunları tekrar arabasına yükleyip evine götürür.

            Bunlar keşin başında geçen belli başlı olaylardır. Keşin daha yüzlerce unutkanlık olayının olduğu bilinir ve anlatılır.

 

 

OĞLUM KAPIDAKİ DİLENCİYE NE İSTİYORSA VERİN GÖNDERİN

 

Hacı Mehmet onbir yıl askerlik yapar. Giderken yeni evlenmiş ufak tefek toy bir delikanlıdır. Önce Çanakkale cephesinde çarpışır. Doğu cephesine gider. Ruslarla savaşır. İskenderuna  getirilip vapura bindililerek Kızıl Denizden Adene getirilir. Yemen cephesinde çarpışır. Uzun zaman Yemen de askerlik yaptıktan sonra Mekke’ye gönderilir. Hacca gelenlerin sayısı yeterli olmadığından askerle tamamlama yoluna gidilir. Mehmet de hacca iştirak ederek Hacı Mehmet olur. I. Dünya savaşı sona ermiştir. Asker terhis edilir. Hacı mehmet aylarca yolculuktan sonra köyüne döner. Saçlı sakallı olumştur. Askerde biraz daha büyümüş olup gidirken ki haliyle askerlik sonrası hali hiç birbirine benzemez.

Kapıyı çalar, saçı sakalı birbirine karışmış perişan bir vaziyettedir. Anası dış kapıya çıkar bakarki kapıda bir dilenci var. Eve gelir, evdekilere oğlum kapıya gelen olmuş, ne istiyorsa verin gönderin der. Kapı daki adam her nekadar ben sizin askerdeki oğlunuzum derse de kimse inanmaz. Bayram davar gütmeden gelmiştir. Ağbeyini hemen tanır ve evdekileri ikna eder.

Böylece ev halkı asker oğullarına kavuşmuştur.

 

EYRO

 

Korucu Eyro’nun babasıdır. Yoksul biryaşantısı vardır. oğlunun birisi de biraz akıl noksanıdır. Oğlunun durumuna ve yoksulluğuna kahredip sesiz sedasız köyü terkeder. Yıllarca kendisinden haber alınamamıştır. Köylüler aramaya giderler. Bir sonuç çıkmaz.

Kızık köyünden birisi Manisa’ da  askerlik yaparken uzaktan birisini Eyro’ya benzetir. Yanına yaklaşır, adam hiç oralı olmaz. Israrla takip eder. Adam kahvehanye girmiştir. Asker de arkasından girer. Köylülerle sohbet eder. Köylüler bu adama saygı gösterirler, hörmet ederler. Adama Mehmet Çavuş diye hitap ederler. Adam takip edenden rahatsız olmuştur. Başka Kahvehaneye gider. Asker de peşinden gelir. Kahvehanede yalnız otururken asker Mehmet Çavuş’ un bileğinden yapışır.”- Sen Eyro değilmisin? Bolu’ nun Seben İlçesinin Kızık köyünden değilmisin? Beni Tanımadın mı?”. Der. Adam şaşkın şaşkın “-Ne Eyrosu? Ben Eyro meyro bilmem. Bolu’ yu falan hiç bilmem. Seni de tanımıyorum!” der. Asker ısracıdır. “-Çıkar bakılım nüfus cüzdanını! “der. Zorla nüfus cüzdanının çıkartır. Nüfus cüzdanında Bolu’yu silinip Manısa Yazıldığı bellidir. Asker “-Bolu’yu niye sildin? Bak silinti bellidir. Burada Bolu yazıyor”. Deyince adamın yelkenleri suya iner. Aman arkadaşım kimseye söyleme ben Eyro’ yum. Der. Artık köyleri bir bir sorar. Asker evini köyünü öğrenmiştir. Eyro’nun burada da çoluğu çocuğu olmuştur.

Eyro artık bulunmuştur. Köydeki ailesi ile Manisadakiler birbirlerini bulurlar, iki aile arasında ilişkiler kurulmuş gidip gelmeler başlamıştır.

 

ASKERDEN KAÇMA

Eyro askerden kaçar. Kabak Köyüne gelir. Bir eve misafir olur. Yemekte ahlat hoşafı da vardır. Eyro ahlat hoşafını yerken yabancı olduğunu ömründe hiç böyle bir şey görmediğini ima etmek amacıyla “-Bu hoşaftaki taneler çok güzel ama bunlara çivileri çakmasalardı daha iyi olurdu”. Der.

Ev sahibi daha fazla sabır edemez. “-La sen bizim tanıdığımız Eyro değil misin? Sanki ömründe hiç ahlat görmemiş gibi konuşuyorsun? Der.

Eyro tanıdığını ladağsi yaptığının yanlış olduğunu anlar ve özür diler.

 

 

GÖÇ GELENEĞİ

 

Kızıklılar tarlalarının ekim ve herk işleri bitince, mayıs ayının başlarında, bir hafta öncesinden, Cuma günü göç ilanı muhtar veya köyün ileri gelenlerinden birisi tarafından yüksek sesle ilan edilir. Bu ilandan sonra göç hazırlıkları başlar. Öküz arabasının altına Göç Tahtası yerleştirilir, arabanın selenleri takılıp alt ve yanları kılçanlarla sarılır. Arabanın üzeri rengarenk dokunmuş Çakmaklı Kızık Kilimi ile beşik örtüsü örtülür. Kızık Kilimleri’nin motifleri  Toroslar’da ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan ladağsi kilimlerindeki motiflerle aynı özelliktedir. Bu da Kızıklıların lada olduklarının en büyük kanıtıdır. Yörüklerle dil şive gelenekler itibarıyla çok benzeşik yanlarımızın olduğu da bir gerçektir. Bu da ayrı bir araştırma konusu. Herkes en güzel en temiz elbiselerini giyer. Tıpkı bayramda giyindikleri gibi. Sanki bayramdır, düğündür. Herkes mutlu herkes şendir. Arabanın önünde karakap, arkasında takım sepeti vardır. Ortasında çocuk ve ihtiyarların oturması için bir boşluk vardır. Bu boşluğu yatak denir. Bir gün önce göç pideleri gözlemeler yapılır, yumurtalar soğan kabukları ile haşlatılır. Yumurtalar soğan kabukları ile haşlatılınca kahverengiye çalan kırmızı bir renk alır. Sabahleyin güneş doğmadan öküzler arabalara koşulur. Güney Mahalleliler göç arabalarını kaşa şıvgarla çıkartırlar. Zire dalında Kuzey Mahalle göçleriyle birleşirler. Zire Dalında, Ahlatın dibinde köy korucuları bohça sererler. Göç arabaları bu bohçaların yanlarından geçerken gözleme, pide ve yumurta bırakırlar. Göçlerden elde edilen bu yiyecekler köy korucularının uzun bir zaman yiyecek ihtiyacını karşılar. Köyde koruculardan başka kimse kalmaz.

Korucuların köydeki görevi; Köyün ekili dikili arazisini yabancı köylerin hayvanlarından, köyü hırsızlardan korumaktır. Bu korucular göçten önce açık eksiltme ihalesiyle belirlenir. 

Göç arabaları allı yeşilli göz alıcı renkleriyle yola dizilirler. Zengin aile reisleri atlarına binerek göçerler. At ve beygir zenginlik sembolüdür. Herkes de bulunmaz. Ancak varlıklı kişilerde bulunur. Göç arabaları Taşlı Yaylayı geçince, Goğul Kuyusu’nun yanında mola veriler. Öküzler çayıra salınır. Genç kız ve genç erkekler birbirleriyle muhabbet ederler. Sofralar kurulur, gözlemeler, pideler ve yumurtalar yenir. Öküzler doyup dinlendikten sonra koşulurlar. Yola çıkılır, göç arabaları tekrar yola dizilirler. Yaslı dağa doğru giderken yayladan çocuklar arabaların karşısına gelirler. Yumurta ve gözlemelerini büyük keyifle yiyerek anne ve babalarıyla hasret gideriler.

Değirmi Çayıra varınca sığırtmaçların bohçaları serilmiştir. Her araba bu bohçalara gözleme, pide ve yumurta bırakır. Köyün en tanınmış sığırtmacı Akif Ağa dır. Akif Ağa (Akif YAMAN) Mektepliler sülalesinden. Hacasanların Ahmet’in kardeşidir. İnce uzun boylu, esmer, bacakları romatizmadan dolayı biraz arızalı olup bu yüzden aksayarak ayakların iki yana ata ata yürürdü. Bağırdığı zaman yaban kazını andıran sesi kilometrelerce uzaktan duyulurdu. Yayla Pazarından bağırdığı zaman Kızık Yaylasından işitilirdi. Herkesin sığırını tanırdı. Sığır gütmesini çok iyi bildiğinden ve aza kanaat ettiğinden dolayı uzun yıllar Kızık Köyünün sığırtmaçlığını yapmıştır.

Yol ağzından Aladağ çayına inerken sağda ahşap bir karakol ve karakolda üç-dört Jandarma bulunurdu. Jandarmalara da pide gözleme ve yumurta vermek adettendi. Göç ladağs karakolu da geçtikten sonra yaylaya ulaşırlar, yayladaki evlerinin önlerine çekilip yükleri boşaltılırdı. Yemekler yenir. En belirgin yemek mantıydı. Herkesin evinde mantı yenirdi. Öküzler eldeyken göçü takip eden üç dört gün odun çekilirdi. Sonra herkes öküzlerini Karakirseye salar, öküzcüye teslim ederler. Öküzcü önceden tutulur, köye göçünceye kadar köyün öküzünü Karakirsede güder, çok yağmur yağdığında yaylaya getirirdi. Köylü Yaylada temmuz ayının başına kadar oturur, çayırlarda kös, met çelik çomak, hot gibi oyunlar oynanırdı. 

Temmuz ayının başında, bir Cuma günü köyün muhtarı ya da ileri gelenlerinden birinin yüksek lada ilan etmesiyle göç tarihi belirlenir, ayın tarihte hep birlikte köye göçülürdü. 

 

ILCALILARIN DURMUŞ

(DURMUŞ KAYRANCIOĞLU)

(1330-1960)

 

Annesi Dereboy Köyü’nün Çirkinler mahallesinden olup, Çirkinler Mahallesinin eski adı Ilıca olduğundan Illıcalıların Durmuş denmiştir. Hasan, Tahsin, Kayrancıoğlu’nun amcalarının, Mehmet ve Musafa KAYRANCIOĞLU’ nun biraderinin oğludur. Hanımı Hakkı KARTAL’ ın halası Raşide’dir. Raşide çok nazlı bir kadın olup sık sık hastalık şikayetlerinde bulunur, hatta yanaklarının ağrıdığını dahi söylediğinden Kızık Köyünde ufak rahatsızlıklarını söyleyenlere “-Raşide gibisin”, demek adet olmuştur.

Durmuş hocamsı bir adamdır. Kafası çok çalışır. Köyde ilk bakkalı o açmıştır.  Hiç çocuğu olmamıştır.  Yakalandığı şeker hastalığından kurtulamayarak 1960 yılında 46 yaşında ölmüştür. Annasi de damadı Hasan ÖZEN’ in yanına gider, yaşamının geri kalan kısmını orada tamamlar. Bakkal karısına kalır. O da bakkalı Hakkı KARTAL’ a devreder. Hakkı KARTAL uzun yıllar bu bakkalı çalıştırır.

 

TAHTA BİSİKLET

Ilıcalıların Durmuş bir gün Bolu’ya gider. Bisikletler yeni çıkmıştır. İlk gördüğü bisikleti uzun uzun inceler. Ağaçtan bisiklet yapmayı kafasına koymuştur. Kızık Yaylası’na gelir. Ağaçtan bisiklet yapar ve yayla çayırlarında yaptığı bisikletle gezer. Herkesin dikkatini çeker. Herkes durumu şaşkın bakışlarla ve merakla izlemiştir.

 

BATARYA

1930 lu yılların sonu, 1940 lı yılların başıdır. II. Dünya Savaşı bütün ihtişamıyla sürmektedir. Bütün köy akşamları Göden’in evine gidip radyodan savaşın gidişatı hakkında bilgi edinirler. Köyde bir tek radyo vardır. O da Gödenin radyosudur. Lambalı, bataryalı büyük bir radyodur. Savaş Türkiye’yi de çok etkilemiştir. Türkiye her zaman savaşa hazır durumda olduğundan ihtiyat askerlerinin büyük bölümünü silah altına almış, ülke ekonomisi bozulmuş, ekmek, şeker ve gaz yağı karneye bağlanmış, otomobil lastiği, pil batarya gibi maddeler piyasadan kaybolmuş ya da karaborsaya düşmüştür.

Göden’ in radyosunun bataryası bitmiştir. Seben ve Bolu da batarya bulmak imkansızdır. Batarya olmayınca radyo çalmaz. Radyo çalmayınca memleket ve savaş haberleri dinlenmez. Radyonun çalışmasını bir kolay bulunmalıdır.

Ilcalıların Durmuş radyoyu çaldıracağını iddia eder. Onlarca şişe toplatır. İçlerine nişadır koyar. Çinko ve bakırlarla elektrotlar yaparak bunları seri ve paralel bir şekilde birbirlerine bağlayarak bir batarya yapar ve radyoyu çaldırmayı başarır. 

Ömründe hiç eğitim almamış, bu gün Lise ve Endüstri Meslek Lisesi mezunlarının bile zor becereceği ve iyi bir elektrik bilgisine sahip bir kişinin yapacağı bir işi Durmuş’ un yapması çok düşündürücüdür.

 

SULANAN YAYLA AĞILI

Midillerin Köprüsünün doğusunda, Gelin Çamının yanındaki ağıl Ilcalların Durmuş’ un ağılıdır. Öldükten sonra bu ağıl Hakkı KARTAL’ın olmuştur.  Kurak geçen bir yıldır. Yayla çayırları susuzluktan sararmaya yüz tutmuştur. Durmuşun bir tek ağılı vardır. Bu ağılın otlarının sararmasına Durmuşun gönlü razı gelmez. Ne yapıp yapıp bu ağıl sulanmalı ve yeşertilmelidir. Arkutçanın suyunu buruya akıtmayı düşünür. Orçu boğazından başlayarak Orta Kıracı geçerek ağılına kadar yaklaşık 2 km lik bir ark kazar. Suyu arka sapıtır. Su ağıla kadar akar. Bol bol ağılını sulayarak otların yanmasını  önlemiştir.

Bu olay istenildiğinde Kızık Yaylasının her tarafının sulanabilir olduğunu kanıtlar.

 

ERCEP AĞA

(RECEP KAMA)

Mustafa KAMA’ nın babası, Ormancı Sami KAMA’ nın dedesidir. Bir metreden biraz daha uzun bir adamdır. Gövdesi normal insan gövdesinde olup bacakları otuz otuzbeş santimetre kadardı. Karısının boyu neredeyse kendi boyunun iki katı kadardı. Yolda giderken çocuklar arkasına yanaşarak boylarını olçerlerdi. Farkına vardığı zaman çok kızar, küfür eder ve sopasını vurmak için savururdu. Bazen de vururdu. Kavalını yanından hiç ayırmazdı. Haydi Ercep Ağa bize kaval çalıver diye israr edenleri kırmaz, hemen kavalını çıkarır çalmaya başlardı.. “–Şu gelin alma havası,”  daha sonra “-Koyunu suya indirme”, “-Kınada kız ağlatma” gibi havaları dinleyenlerin beğenisini kazanarak çalıverirdi.

Köyde yaşamış en ilginç adamlardan birisidir.

Ömrü çobanlıkla geçmiştir. Yaylada mekteplinin sütlüğünün yanında koyun güderken ölmüştür.

 

KEL YUNUS

(YUNUS GÜLEÇ)

 

Ömrü çobanlıkla geçmiş olup, Şaban GÜLEÇ’ in babası, Nihat GÜLEÇ’ in dedesidir. Hoş sohbet, misafir perver birisidir. Canı sıkıldığı zaman kavalını çıkarır, herkese hayranlıkla dinletirdi. Yaylayı çok sever bu yüzden de köye fazla inmez, yılın büyük bir kısmını yaylada geçirirdi. Evi Seben Kıbrıscık yolu kenarında olduğundan yolda kalan, yada duran arabalardaki insanları ağırlamaktan zevk ve gurur duyardı. Bu yüzden Seben ve Kıbrıscık halkının büyük bir kısmı Yunus dayıyı tanırdı.

Bir gün Kıbrıscık Yolcu Minibüsü yolda durur, Yunus GÜLEÇ yolcuları evine davet eder. Yocular birere ikişer eve gelirler. Arabada bir tek yolcu kalmıştır. Kel Yunus arabadaki kim? Diye sorar. Yocular kaymakam derler. Yunus dayı sen de gel kaymakam oğlum diye çağırır. Kaymakam cevap vermeyince –“Bak ben kaymakam maymakam tanımam! Beni kendine söğdürme!” diye bağırır. Çaresiz kaymakam da davete icap etmek zorunda kalır, Yunus dayının misafiri olur.

SERVET

(1940-2001)

Ali Osmanlardan Ali Osman GÜLEÇ’ in oğludur. Servet diğer çocuklar gibi okula gider, okuma-yazma öğrenir. Askere gidip gelir ve 1962 son baharında Seben Tepe Köyünden Aysel diye bir kızla evlenir. Nedendir bilinmez hanımı ile anlaşamaz, iki sene sonra hanımı Servet’i ladağsi. Boşanırlar. Hanım gittikten sonra servet işi tembelliğe ve serseriliğe vurur. Hemen hemen hiç çalışmaz. Onun bunun evinde yer içer. Alabileceği kimselerden bedava sigara alır. Yollardan izmarit topladığı da olmuştur. Sonradan sonraya içkiye de alışmıştır. İçki meclislerini kaçırmaz büyük bir keyifle içki içer. Bazıları bunu bildiği için ona içki alırlar ve içirirlerdi. Servet te bu kişilerin yolunu dört gözle beklerdi.

Niçin çalışmıyorsun denildiğinde hemen başka lafa atlar, konuyu başka tarafa çekerdi. Sevmediği kişileri de hiç sevmez onların evlerine gitmez, lada da onlara kızardı. Getir götür gibi ayak işlerini bir paket sigaraya yapardı.

Bir gün öküzleri Karakirse’ ye götürmeye üşendim. Birden Servet aklıma geldi. Servet öküzleri Karakirse’ye götür, sana bir paket Bafra dedim. Servet memnuniyetle kabul etti. Öküzleri Karakirse’ ye götürdü. Bende iki paket Maltepe sigarası alıverdim. Bir çok defalar benim işime yaradı. Beni hiç kırmadan her işimi yaptı. Ben de Serveti fazlasıyla ödüllendirdim.

Son zamanlarda herkese yanaşmaz ,daha bir çekingen oldu. Bir öğün yemek için tavukçuların tavuklarını taşımaya da başladı. Annesi babası elden ayaktan düşüp Seben’ e kızları Hatice’ nin yanına gidince Servet de Seben’ e gitti. Hastalanarak 2001 yılında Sebende öldü.

Her hükümet değiştiğinde bakanları hemen öğrenir, hepsinin adını ezbere sayardı.

 

 

KÖSE VELİ

(VELİ ERYILMAZ)

 

Bayram, Hüseyin, Arif ERYIMAZ’ ın kardeşidir. 1995 yılında yaklaşık 80 yaşları civarında Bolu’ da yakın akrabalarının yanında hastalanarak vefat etmiştir. Ölen biraderinin karası ile evlenir. Evliliği uzun sürmez. Boşanırlar. Boşadığı kadın Mehmet KARAKUŞ la evlenir. Veli’nin çocuğu olmamıştır. Gençlik yıllarında Kızık Köyünün sığırını uzun yıllar güder. Sığırtmaçlığı bıraktıktan sonra  Aladağ Orman işletmesine işçi olarak girer.       Önce işçi sonra işçi başı olur. Daha sonra Orman İşletmesinin Elektrik dinomasında görevli olarak çalışır. Elektrik motorunun çalışmasından, bakımından, akşamları işletmenin elektriğini üretmekten sorumludur. Emekliye ayrılana kadar bu görevde çalışmıştır.

Uzun boylu, iri yapılı, sakalı bıyığı olmadığı için köse ve ince sesli bir adamdı. Hoş sohbet ve hazır cevap birisidir. Sevdiği insanı çok sever, sevmediğini de hiç sevmezdi. Bildiği konularda son derece inatçıydı. Üzeri başı gayet temiz olup temizlik kurallarına çok dikkat ederdi. Evi derli toplu, çalıştığı yerdeki ladağsi yerli yerindeydi. Yeri değişen ve olmayan herhangi bir eşya yada takımı hemen fark ederdi. Yakın civarda ormanlarda ve arazideki eski mezar, yerleşim yeri ve tarihi eşyaları fark eder, onların yerlerini hep bilirdi.

 

KIZIĞIN SIĞIRMACINDAN YOL ÇAVUŞU OLURSA

Aladağ işletmesine yeni genç bir müdür gelmiştir. Adı Osman SAVAŞAL, Eskişehir’ in Mihaliçik ilçesindendir. Çok çalışkan bir müdürdür. Tüm ladağ ormanlarının her tarafına orman döner sermayesinin gücü ile yol yaptırır. Aladağ Orman İşletmesinde ne varsa O yaptırmıştır. Ondan sonrakiler bir çivi dahi çakmadan gelip giderler.

Osman Bey Köse Veli’yi çok sever. Bir orman yolu yapılırken Köse Veli ile yolun güzergahı için inatlaşırlar. Osman Bey’ in işi çıkar, geçici bir süre yol yapım çalışmasından ayrılır. Veli’ yi yanına çağırarak yolun güzergahı hakkında talimat verir ve oradan gider. Veli fırsatı kaçırmaz ve yolu dediği yerden yaptırır. Osman Bey gelir. Veliye çok sinirlenir. “-Veli! Veli! Bu yol eğri oluş. Bu yol buradan gitmiyecekti. Yol eğri olmuş!” der. Köse Veli bu. Lafın altında kalır mı? “-Eskişehir’ in çömlekçisinden yol ve Orman mühendisi olursa, Kızık’ ın Sığırtmacından  yol çavuşu olursa bu yol bu kadar olur! Çok da güzel oldu.” Cevabını verir. Yarı espiri yarı ciddi bu cevap Osman Bey’ in çok hoşuna gider ve hemen sakinleşir.

Köse Veli’ yi çok sever. O’ nun yıllarca Aladağ Orman İşletmesi’ inde çalışmasını sağlar.

 

YATIN YAVRUM MEMLEKETTE ENERJİ TASARRUFU VAR

Bir gün Köse Veli dinomayı akşamdan çalıştırır. Orman İşletmesinin Kahvehanesine gider. Televizyonda haberleri izler. Çayını kahvesini içer. İçerde bulunanların hiç birini sevmemektedir. Hiç kimse Veli ile ilgilenmez. Bu duruma Veli içerler. Televizyonda da iyi bir film vardır. Herkes pür dikkat filmi seyretmeye başlar. Veli oradan ayrılır, evine gider. Dinoma evinin bitişiğindedir. Kapısını kilitler. Dinomayı durdurur. Film seyredenlerin büyük bölümü Velinin kapısına gelirler. Kapıyı vururarak “Veli! Veli! Kapıyı aç!” diye bağırırlar. Veli kapıyı açmaz. İçerden seslenir. Pencereye gelin. Pencere yerden bir adam boyundan yüksektir. Kızgın kalabalık pencerinin önune gelir. Hep bir ağızdan “-Elektrikleri aç! Film yarıda kaldı!”  Veli hemen cevap verir. “-Yatın oğlum yatın! Erken yatın erken kalkın! Hem memlekette enerji Tasarrufu var! Enerji tasarrufu yapmalıyız .” der ve pencereyi kapatır.

Çaresiz herkes evine ider ve yatarlar.

 

FOTOĞRAF ALBÜMÜ

            1980 yılı Köprübaşı Bayramında birçok kişinin fotoğraflarını çekmiştim. Bunlardan birisi de Köse Veliydi. Fotoğrafları aldım, Köse Veli ye vermeye gittim. Veli’ yi Aladağ Orman İşletmesi Dinoma Evinde buldum. Kendisi de orada ikamet etmekteydi. Fotoğrafları uzun uzun inceledikten sonra çekiliş tarihini, saatini ve yanındaki kişileri arkalarına tek tek yazdırdı. Sandıktan bir albüm çıkardı. İlk gençlik resimlerinden başlamak üzere, askerlik, sığırtmaçlık dönemi, Orman İşletmesine girdiği ilk yıllardan günümüze kadar bir düzen içersinde bütün fotoğraflarını sıra ve düzen içersinde yerleştirmişti. Arkalarına baktım, çekilme tarih ve saatleri, fotoğraftaki kişilerin adları yazılmıştı.

            Çayımızı yudumlarken fotoğraflara bakarak anılarını uzun uzun analttı. Bittikten sonra büyük bir titizlikle albümü yerine koydu. Veli dayının bütün işleri düzenli ve titizdi.

 

 

EMİN ÇAVUŞUN DELİ AĞA

(HÜSEYİN KARAYILAN)

            Kızık Köyünün Ören Mahallesinde ikamet etmiştir. Sefer Yörükoğlu’nun babası Mustafa YÖRÜKOĞLU’ nun bugünkü evinin sahibiydi. İri yarı deli dolu bir adamdı. Gökyüzüne bakarak yürüdüğü zaman onun son derece kızgın olduğu anlaşılırdı. O zaman kimse yanına yaklaşmaya cesaret edemezdi. Balkan Savaşlarına katılır, Sırplara esir düşer. Uzun yıllar esirlik hayatı yaşadıktan sonra serbest bırakılarak köyüne döner. Esirlik döneminde çok çile çekmiştir. Sırp ve Karadağlılardan öfke ile bahsederdi. Bir gün mutlaka intikamını alacağını söylerdi. Başta Sırpça olmak üzere birkaç yabancı dil bildiği söylenir. Gödenin radyosunu dinlerken yabancı şarkı ve konuşmaları tercüme ederdi.

            1940 yıllarda ölmüştür. Geride bir tek hastalıkla kızı kalmıştır.

GÖKÇELERİN KÖRANIN VURULMASI

            Emin Çavuşun Delanın bir tek biraderi vardır. Hanımı da Topalların kızı Emine dir. Delanın biraderi ölünce karısı Emine’ yi Gökçelerin Köra Hasan TOKUŞOĞLU alır. Dela askerden gelince durumu öğrenir. Yengesini Köra ya Gönenin ayarttığını düşünür. Köraya ve gödene için için kin biler. Tabancasını doldurur. Gödenin evine gider. Kapıdan girer girmez Köra ile Gödeni karşısında bulur. Köraya sıkar. Kurşun gözünden grip kulağının yanında derinin altında kalır. Gödene sıkar tabanca ateş almaz. Bu kargaşaya köylüler koşup toplanmaya başlayınca Dela kaçar. Göden şans eseri kurtulur.

            Bu kurşun Hasan TOKUŞOĞLU’ kulağının altında derinin içinde ölünceye kadar burada kaldı.

 

BOLU’ DAN KÖYE YOLCULUK

            Dela, Efe (Mücahit AKMAN’ ın babası Hasan AKMAN), Osman KAYIŞ (Hasan ve Mustafa KAYIŞ’ ın babaları) birlikte Bolu’dan köye gitmek için yola çıkarlar. Sebenardı’na gelirler. Sebenardında Dela’nın arkadaşı vardır. Hep birlikte oraya giderler. Daha eve girmeden Dela arkadaşına yüksek sesle birkaç defa bağırır. Arkadaşı kapıya çıkar. Üç arkadaş misafir olurlar. Karınlarını doyurup yola çıkarlar. Dela’nın bağırması ve yemek yemesi Efe’nin tuhafına gitmiştir. Buzluk Köprüsünü geçip Kuzgölcük’ ün aşağı mahallesine doğru gelirken Efe ile Osman Kayış arkada kalırlar. Dela önden gitmektedir. Efe Delayı çekiştirmeye başlar. “-Arkadaşına ne biçim bağırıyor! Ne kadar çirkin yemek yiyor. Üç dört lokmayı bir defada ağzına alıyor! Ağzını şapır şupur ettiriyor. Bununla yola gidilmez! Adamı mahçup ediyor.” Diye ileri geri konuşur. Bu konuşmaların hepsini Dela duyar.

            Dela bu şakası yoktür. Biraz bekler, Efe yanına gelince kolundan tutar. Güçlü kuvvetlidir. Efeyi yatırıp altına alır. Bıçağını kınından çıkarır. “-Niye benim lafımı ediyorsun? “ diye bağırır, çağırır, küfürler eder. Bıçağının çıkarır, efenin boynuna sürtmeye başlar. Birkaç da çizik atmıştır. Zavallı Efe yalvarmanın bini bir para. “-Oh Hüseyin Ağa, ben ettim. Sen etme. Bir daha demeyeceğim.” Yalvar yakar, Dela her ne hikmetse Efeyi bağışlar. Efe hem büyük hem küçük tuvaletini altına yapmıştır. Canını kurtardığına bin şükür eder.

 

BİR SOMUN EKMEK

 

            Aşağı Mahalleliler Kartal Kaya Bölgesinde Tomruk kesmekteler. Akşam olur, herkes işi bırakır. Yusuf YÖRÜKOĞLU’ nun traktörüne binerek köye gitmeye başlarlar. Selim KARATAŞ çok acıkmıştır. “-Çok acıktım! Bana ekmek verin!” Der. Bütün bir somun ekmek kalmıştır. Hepsini yiyeceğini söyler. Traktörde bulunanlar “-Selim bu ekmeği su içmeden katıksız köye kadar yiyebilir misin?” Derler. O da yiyeceğini söyler. Yersin yiyemezsin iddiaya girişirler.  Selim ekmeği köye varana kadar bitirebilirse bir kilo helva kazanacak, yiyemezse bir kilo helva alıp dağıtacak.

            Selim başlar ekmeği yemeye. Köye yaklaştıklarında bir kuru somun ekmeği katıksız yiyip bitirmiştir. Bir kilo helvayı kazanır. İddiaya girenler o gün Selimi hastalanacak diye korkmuşlardır. Selime hiçbir şey olmamıştır.   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mehmet ÖZÇELİK

Maarif Müfettişi

EFSANELERİMİZ

GAVUR
Kızıklılar geldiği zaman köyde gavurların yaşadığı söylenir. Gavurlar (Gayri Müslümler) genellikle Hıristiyanlar için kullanılır. Gavurlarla Kızıklılar arasında savaş çıkmış, Kızıklılar biri hariç hepsini öldürmüşler, o bir tanesine kıyamamışlar, o da Müslümanlığı kabul ederek köye karışmış. Köylüler bazen birbirlerine kızdıkları zaman Gavurun Soyu! Diye hitap ederler. O adam var ya! İşte o Gavurdan gelme! Gibi tabirler kullanılır.
ACAPŞAR VE GÜVENDÜK
Bir Başka söylem daha; “Gavur dermiş ki Acapşar şarşarım olsa, Güvendik altın boyunduruğum olsa”. Bu sözün ne anlama geldiğini izah edelim. Acapşar şarşarım olsa; Buradaki şar şardadan kasıt acapşarın suyu, yani Acapşarın suyu pınarım olsa, Acapşar suyunun çok iyi bir su olduğu, güvendik arazisinin de çok verimli olduğunu kastetmektedir. Bu günkü duruma göre bu doğrudur.

PEHLİVAN
Kızık Köyünde çok namlı bir pehlivan yaşarmış. Hacılar (GÖNÜLAL) Sülalesinden olduğu söylenir. Mudurnu taraflarında yaşayan bir pehlivan, bu pehlivanın namını duyar. Kızık Köyüne gelip kızıklı pehlivanla güreş etmek ister. Bizim pehlivan tarlada öküzlerle çift sürerken yanına Mudurnulu pehlivan gelir. Selam verir. İki pehlivan tohum torbasının yanına otururlar. Yeni gelen elini tohum torbasına sokarak bir avuç buğday çıkarır. Avuçlarında buğdayı ovuşturarak buğdayları bir taraftan una çevirir, bir taraftan da Kızıklı pehlivanın evini sorar. Bizimki gelenin pehlivan olduğunu kendisiyle güreşmek istediğini anlar. Evi göstermek amacıyla kalkar, sabanın kulpundan tutarak öküzlerle birlikte sabanın okunu havaya kaldırıp evi istikametine doğrultur. “İşte benim evim burası” diyerek güç gösterisinde bulunur. İki Pehlivan da birbirlerinin kolay lokma olmadığını anlarlar. Kızıklı pehlivan Mudurnulu arkadaşını evine götürür, o gece misafir eder. Ertesi günü çok çetin bir güreş olur. Kızıklı pehlivan bu güreşi kazanır.

AVCI VE GEYİK
Yaylada Mekteplilerin değirmenin olduğu yerde bir su değirmenin olduğu söylenir. Bu değirmende bir bekçi bulunur, her akşam değirmene bir geyik gelir, bu geyiği sağar. Kızıklı bir avcı bu olayı takip eder. Bir gün geyiği vurmaya karar verir. Bekçi geyiği sağarken avcı nişan alıp tüfeğini ateşler, geyik sıçrayarak kaybolur, bekçi “Hay eli kolu yanına gelesice! Ne istedin benim geyiğimden” diye söylenir. Oracıkta avcının kolları yanına düşer, kollarını bir daha kaldıramaz ellerini kollarını kullanamaz duruma gelir.
Onun için derler ki geyiğe ateş eden onmaz. O gün bu gün kızıklılar geyik avına gitmizler, geyik avının uğur getirmediğini söylerler.

KÖYÜMÜZDE DAHA ÖNCE YAŞAYANLAR

KIZIKTA DAHA ÖNCE YAŞAYANLAR

Kızıklılar gelmeden önce Kızık Köyü’nün yerleşim yeri olduğu eski kalıntı ve mezarlardan anlaşılmaktadır. Karamuk Mevkiinde Nuh ÖZÇELİK’ e ait tarlada eski mezarlar mevcuttur. Bu mezarlardaki ölülerin kuzey-güney istikametinde gömüldükleri çıkan iskeletlerden anlaşılmaktadır. Gömülüş yönleri itibariyle bu topluluğun müslüman ve Türk olmadığı anlaşılmaktadır. Bunların Kızıklılar gelmeden önce yaşadığı kesinlik kazanmaktadır. Bu topluluğun ne zaman yaşadığı kimler olduğunun bilinmesi tarihi ve bilimsel araştırmalara bağlıdır.
Karaağaç Mahallesi, Mehmet MERAL’ın evinin yanından başlayarak Acapşar, Kuytu, Öküz Yatağı, Kapı Yanı, Topraklık, Mara , Kuzgölcük ve Çaşur Yakasına kadar uzanan taşlarla döşenmiş kaldırım bir yolun olduğu bilinmektedir. Bu yol beygir, katır ve insanların çamurdan korunması amacıyla yapılmıştır. Muhtemelen kervan yolu olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Bu yolu Kızıklılar yapmadığına göre daha önce yaşıyan bir uygarlığın olduğu kesinlik kazanmaktadır.
Söylentilere göre Karakaşlar Mevkiinde Karakaş diye bir köyün olduğu bilinmektedir. Büyük bir ihtimalle bunların da kızıklılardan önce yaşadıkları düşünülmektedir.
Çilçek Pınarı ve Gökçukur civarında Kızıklılardan başka kavimlerin yaşadığı toprak çanak çömlek artıkları ve oralardaki tarlaların büyük çakıllarla taraslamaya çalışıldığından anlaşılmaktadır.

KÖYDEKİ BAZI MEVKİLERİN İSİMLERİ

Bulduklar: Aşağı Mahallenin güney batı istikametinde Cevizler Dibinin biraz daha batısı olan mevkiye Bulduklar denir. Köye yeni gelen ailelerden birisi çocuğunu kaybetmiş. Köylüler hep birlikte aramaya çıkmışlar. Uzaktan görebildiklerine bağırmışlar, Buldunuz muu! Buldunuz muu! Çocuğu sonunda bulmuşlar. Bulanlar çocuğu buldukları yerden cevap vermişler Bulduuuk1 Bulduuk! O günden sonra kayıp çocuğun bulunduğu yere bulduklar demişler ve o mevkinin adı bulduklar kalmış.
Güvendik: Güney Mahallenin yaklaşık beşyüz metre doğusu, Öküz Yatağı’nın Güney istikametinin alt tarafı mevkiine Güvendik denir. Köye yeni gelenler su aramaya başlamışlar. İçimi çok iyi bir su bulmuşlar ve sevinmişler. Kızık dilinde sevinmenin diğer adı güvenmektir. Suyu bulduklarına çok güvenmişler, ve suyun bulunduğu mevkiye Güvendik adını vermişler. Güvendik suyuna alışanlar kolay kolay başka su içemezler. Kireç oranı yok denecek kadar az, çamaşırları yıkamaya çok elverişli bir sudur.
Kızılca Pınar: Güney mahallenin kuzey tarafında Kızık Kaşına çıkılan yolun sağ tarafında ve 25-30 metre yakınında suyu baharda çoğalan yaz aylarında çok azalan bir pınardır. Suyu kireçsiz ve tatlı bir içimi vardır. Suyun çıktığı yerin toprağının kızıl olması nedeniyle bu ad verilmiştir.
Çilçek Pınarı: Kızık Kaşının Kuzey ve Göl Yanı’nın batısında Gökçukur mevkisinde alçak ve çukurda kalan meşe ve fındık ağaçlarının içersinde ağaçtan yapılmış tatlı içimli suyu olan bir pınardır. Çilçek sözcüğü topraktan yapılmış çanak çömlek anlamına gelmektedir. Bu pınarın etrafındaki tarlaların topraklarında bu pınarın suyu ile yoğrulup pişmiş vaziyette bol miktarda toprak çanak çömlek parçaları bulunmaktadır. Bu yüzden bu pınara Çilçek Pınarı denmiştir. Gök Çukur ve Çilçek Pınarı civarında Kızıklılardan başka kavimlerin yaşadığı bu çilçek artıkları ve oralardaki tarlaların büyük çakıllarla taraslanmaya çalışıldığından anlaşılmaktadır. Kızık Köyünün olduğu yerde de başka bir uygarlığın yaşadığı gerçeği mezarlardan ve çeşitli kalıntılardan anlaşılmaktadır. Bu konuya başka bölümlerde etraflıca değineceğim.
Abdu Pınarı: Kızılca Pınarın yaklaşık 200 metre doğusunda Halların sayasına giden patika yolun üzerende meşe ağaçlarının içinde küçücük bir pınardır. Aşağı Mahallede Koca Mustafalar ailesinden Abdi isimli bir şahsın buradaki suyu bularak bir pınar yapması nedeniyle Abdu Pınarı adı verilmiştir. Daha sonraları bu su ağaçtan yapılmış borularla (künt) Güney Mahalle Eski Cami yanındaki çeşmeye, Güvendik Suyuna karıştırılarak götürülmüştür.
Akça Pınar: Kuzey Mahallenin doğusunda, Gokurdana giden yolun üzerinde oldukça suyu fazla akan bir pınardır. Bulunduğu yerin toprağının beyaz olmasından ötürü Akça Pınar adını almıştır. Buranın toprağı ahşap evlerin duvarlarının sıvasında kullanırdı. Çoğu zaman badana görevini görürdü.
Kıran: Killik Kaşı’nın hemen kuzey kısmına Kıran adı verilir. Vaktiyle Karca Köyü’nün mahallesi olan Kıran’ın ilk yerleşim yerinin burası olduğunu rivayet edilir.
Karakaşlar: Göney Mahallenin Aşağı Pınar kısmının güney istikameti, Boyalık Mevkiinin aşağısında bulunan kesime Karakaşlar denir. Bu günkü Karakaşların bulunduğu yerde Karakaşlar diye bir köy olduğu söylenir. Ev yerlerinin temel taşlarının var olduğunu söylerler. Buradan kalkarak Seben’in Karakaş Köyüne mi yerleştiler? Yoksa bilinmeyen bir yere mi gittiler? Akıbetleri hakkında kesin bir bilgi yoktur.
Erencük: Karaağaç mahallesinin üst Kuzey tarafına Erencük denir. Vaktiyle Karca Köyü’nün Erencük Mahallesinin burada yaşadığı söylenir.
Killik: Güney Mahalenin Kuzeyinde, Kızık Kaşı’nın batısındaki tepeye Killik denir. Toprağın altından bol miktarda sırt ve baş kili çıkmaktadır. Sırt kilinin rengi açık mavi renkte olup banyo yaparken sırta sabun niyetine sürülür ve vücudu temizlediği, cilde çok iyi geldiği söylenir. Baş kilinin rengi kırmızı ile kahve rengi arasıdır. Saçları yıkarken sürülür. Saçları yumuşak tuttuğu gibi kepeklenmeyi de önler. Şampuanlar yokken çok rağbet edilen bir maddeydi. Killikten kil çıkartan köylüler öküz arabalarına killeri yükleyerek Bolu ve civarı köylerine satmaya, buğday patates gibi ürünlerle değişmeye giderlerdi. Kil köyün geçim kaynaklarından biriydi. Zamanla kil çıkarma işi terk edildi. Bu mevkiinin adı kil çıkmasından dolayı killik olarak adlandırılır.
Kayadibi: İdriz Dağının kuzey yamacında akkaya diye uçurum bir kayalık mevcuttur. Kayalığı yüksekliği 2-3 minare yüksekliğe kadar olup keskin bir dikle dağın eteğine kadar uzanır. Tamamen kayalık olup, beyaz kireç taşı kayalarından oluşmaktadır. Doğu batı istikametinde uzanır. Yaklaşık 300-400 metre uzantıya sahiptir. Doğu ucunda bir mağara mevcut olup, mağaraya patika bir yol uzanmaktadır. Bu yoldan dikkatlice çıkılırsa yirmi dakika içersinde mağaraya ulaşılır. Beş altı metre yüksekliğinde. Üç oda genişliğinde bir adamın rahatlıkla girip çıkacağı en ve boyda girişi vardır. Akkayanın eteklerinde düzlenti kısımlarda ekilip biçilir araziler ve otlaklar mevcut olup. Kayanın dip kısmındaki bu mevkiiye Kayadibi denir.
Topraklık: Martlının güney ve Şişoldunun kuzey kesimine Topraklık denir. Buranın toprağı ile ocak başları sıvanırdı. Eski köy evlerinin duvarlarına badana niyetine sürülür, fırınların altlarına sıva yapılırdı. Bu tür ihtiyaçlarını köylüler buradan karşıladıkları için buraya topraklık adı verilmiştir.
Köyümüzde daha bir çok yer ve mevki adları mevcut olup bu adların niçin verildiği bilinmemektedir.

Kapı: Olcaklarda Taşlıyaylaya giden yol üzerinde, Kuzgölcük yol ayrımına yakın bir yerin adıdır. Kozyaka Yaylası ile Kızık Köyü Sınırında eskiden bir kapı varmıştı. Onun için bu mevkiye kapı denir.
İlvanlıların Harman Yeri: Güvendik suyunun çıktığı yerin güney doğu kenarındaki tarlaya denir. burada İlvanlılar ailesinin harmanının olduğu söylenir. Sakalar (YILDIRIM) lar sülalesine İlvanlılar denir. Belki bu sülaleden gelmiş olabilirler.
Öküz Yatağı: Güzün Güney Mahallenin öküzü yatarmıştı. Güvendiğin biraz yukarısındaki düzlüğün adıdır. Burada geceleri öküzler yattığı için Öküz Yatağı denmiştir. Sonradan Sönürde ağıl yapılarak Güney Mahallenin öküzü bu ağılda yatmıştır. Ağıl hala durmaktadır. Taşla çevrili olarak yapılmıştır.

KIZIK KÖYÜ SÜLALE ADLARI NEREDEN GELİYOR

KÖYÜN SOY YAPISI

 

            Köye ilk gelip yerleşenler Güney Mahallelilerdir. 12 hane olarak gelip yerleşmişlerdir. Vedut Oğulları (Ahmatlar, soyadı ÖZÇELİK olanlar), Hatip Oğulları ( Hacı İmamlar soyadı HİTİT olanlar), Halil Oğulları (Hallar, soyadı ARMAN olanlar), Kırık Oğulları (Mosingil, soyadı BİLGİN olanlar), Honaz Oğulları (Sakalar, Dalavereler, sarhoşlar, Deli Arifler, Muharremler, Hecemler, Hakkiler, Göcemetler, Miyramlar, Soyadları, YILDIRIM, ERYILMAZ, YILMAZ, KUTLU olanlar), Çömezler, Güney Mahalleye gelip yerleşmiş bilinen ailelerin bazıları bunlardır.

            Kuzey Mahallenin büyük kesimi Kümbet Kırı (Kızık Yurdu) ‘undan birazı da Konya Karman’dan gelip yerleşmişlerdir. Karamandan gelenler daha sonradan gelip köye karıştıklarından onlara Karışlar denmiştir. Soyadı Karakuş, Arpat ve halen Ankara’da bulunan Karamanoğlu bunlardan Muhsin ve Muhlis’in kökleri Karışlar sülalesine dayanmaktadır.

            Kızıklılır kendilerinde olmayanları yadırgamışlar ve onlarla uzun yıllar kaynaşamamışlardır. Sonradan gelenlerin mezarlarını dahi ayırmışlar. Karışların mezarlığı, Kuzey Mahalle Camisi ile Yakup AŞINMAZ’ın evinin arasında bulunmaktaydı. Yabancıların ölülerini köy mezarlığının batı kısmında Garipler Mezarlığına gömerlerdi. Artık günümüzde ilk ve sonra gelenlerin hepsi kaynaşmış durumdadır.

 

 

KIZIK KÖYÜ NEREDEN GELMİŞTİR

Kızık  Köyü’nün, Ankara’nın Nallıhan llçesi, Çayırhan Beldesinin yakınlarında bulunan Kümbet Kırı (Kızık Yurdu) mevkiinden geldiği bilinmektedir. Yaşadıkları yeri niçin terk ederek bugünkü yere geldikleri kesin olarak bilinmemekle birlikte bu konuda bazı varsayımlar ve söylentilere vardır. Başlıca üç görüş ağırlık basmaktadır.

            I.Kuraklık nedeniyle gelme:

            Kümbet Kırı ve civarında yıllar süren bir kuraklık olmuş, köylü hasat alamamış, yoksulluk ve açlık çekmiş, kuraklığın devam etmesi nedeniyle bugünkü yaşadıkları yere yerleşerek köylerini terk etmişlerdir.

            Ayman (Hıdırlar) köyü yakın komşularıydı.  Aymanlılar Ayman Yaylasına, Kızıklılır Kızık Yayalasına göç ederlerdi. Kuraklık nedeniyle hiçbir verim alamadıkları topraklarına dönmek yerine bu günkü Kızık Köyüne yerleşerek burasını yerleşim yeri, köy yapmışlardır.

  1. Artan vergilerden kurtulmak amacıyla gelme:

            Osmanlı Devletinde sık yapılan savaşlar devlet giderlerini artırmış, devlet bu giderleri karşılamak amacıyla vergileri artırmış. Birçok Anadolu köyü gibi Kızık köylüsü de vergisini ödeyemez duruma gelmiş ve topraklarını terk etmek zorunda kalmıştır. Köyü terk eden köylülerin birazı Kıbrıscık’ın Kızık Köyünde kalmış, geriye kalanlar bu günkü yerleşim yerine kadar gelmişler.

            Bu durumla ilgili ilginç bir hikaye anlatılır;”Vergi Memuru Köyün ileri gelen birisinin büyük bir ihtimalle muhtarın evine konuk olur. Muhtar vergi memurunu ağırlar, elinden geleni yapar, hizmette kusur bırakmaz, yalnız yemek yerken evin küçük çocuğu yellenir. Ev sahibi çocuğuna terbiyeli olmasını, yaptığının ayıp olduğunu hatırlatmasını, en azından çocuğa bağırmasını unutur. Vergi Memuru bu duruma içerler.” Her yıl artan vergi miktarını köylüler bu sebebe bağlamışlardır.

            III. Ankara Savaşı Sonucu Moğol İstilası nedeniyle:

            1402 Yılında Ankara’da Osmanlı Devleti ile Timur İmparatorluğu arasında çetin bir savaş olur, Osmanlı orduları bu savaşta yenilir. Padişah Yıldırım Beyazıt esir düşer. Ordu dağılır geri çekilmek zorunda kalır. Timur orduları her zaman yaptıkları gibi işgal ettikleri yerleri talan edip yakıp yıkarlar. Girdikleri yerlerde halka işkence ve katliam yaparlar. Bu yüzden Kızık Köylüleri kaçıp güvenliği daha uygun olan bu günkü yerlerine gelmişlerdir denilmekle birlikte;

            Eğer durum böyle olsaydı. Kızık köyünün yanında bulunan diğer Oğuz Boylarından olan Eymür, Ayman, Beydili, Atça, Zobran köylerinin de göç etmeleri gerekirdi. Bu ihtimal fazla inandırıcı olmamaktadır.

            Sofu Giller (Bu günkü mektepliler) ailesinden birisinin muhtarlığı döneminde, Yonuzlar (Soyadı Deniz, Demir, Ay) olan sülalesinden birisi muhtarın evini basar. İçersinde Kümbet Kırına ait olan tapuların dolu olduğu  sandığı para sandığı niyetine alarak, bu günkü Orçu Boğazına kadar götürür. Sandığı açar bakar ki işe yaramaz kağıtlar dolu. Hemen hepsini yakar. Böylece Kızık Yurduna ait olan tapu kayıtları yanmış olur.

            İlk önce Güney Mahallelilerin gelip yerleştiği, sonra diğer mahallelilerin geldiği, Güney Mahallinin 12 haneden ibaret olduğu rivayet edilir. Önceleri Güney Mahalle Merkez durumundayken. Taşıtların köye girmesi, ve taşıt yolunun Kuz Mahalle bağlantılı yapılması Kuz Mahalleyi kalabalıklaştırarak merkez konumuna getirmiştir. Güney mahalle merkezken Cuma Namazı Güney Mahallede Kılınırdı. Hacı İmam Hoca (1824?-1924) köyün İmam Hatipi, Cuma Namazını kıldırma yetkisine sahip imamı köye  Cuma namazını kıldırdığı zamanlarda güney mahalle merkez konumundaydı.

KÖPRÜ BAŞI BAYRAMI

Yüzyıllardır kutlanan Kızık Köyü Köprü Başı Bayramına merhaba..

            Her yıl kutlanan Köprü Başı Bayramı nedir? Neden ve nasıl kutlanmaktadır? Bu konulara biraz açıklık getirmek için bu satırları karalıyorum.

            Adı Köprü Başı Bayramı olan bu etkinlik, Kızık ve Kuzgölcük Köylerinin birlikte Kızık Yaylası Aladağ Çayı üzerinde Seben yolunun geçtiği köprünün yanında yapılmaktaydı. Bu yüzden adına köprü Başı Bayramı denmiştir. Haziran ayının son ve temmuz ayının ilk haftasında yapılan bu bayramdan sonra,. Kızık Köylüsü hasat kaldırmak için yayladan köye göç etmektedir. Diğer Türkmen köylerinin tümünde de buna benzer bayram kutlamaları yapılmaktadır.

            Bu bayramın amacı; topraktan bol ürün almak, yılı bereketli ve bolluk içinde geçirmek için mevlit okutmak, dua etmek, eş dost ve tanıdıklarla bir araya gelip kaynaşmak ve çeşitli malların alınıp satıldığı bir Pazar oluşturarak alış veriş yapmaktır.

Bayramın ne zaman kutlanmaya başlandığının bilinmemesine rağmen yüzyıllar öncesine dayandığı bilinmektedir. Kızık Köylüsü 1960 lı yıllara kadar köyünde yaşamını sürdürmekte olup toprağa bağımlı gelenekçi bir hayat tarzı sürdürmekteydi. Kısıtlı ve dar arazisini hayvan ve insan gücüyle işlemekteydi. Hemen hemen herkesin yaşantısı birbirine benzer özellik göstermekteydi Yıllardır değişmeyen ve gelenekçiliğin ön planda olduğu bu yaşam günümüze kadar uzanmakta olmasına rağmen çağın gereklerine uygun olarak köy yaşantısında bir çok yenilikler olmuştur. Toprağa tarım makinaları girmiş, tavukçuluk ve arıcılık gibi yeni geçim kaynakları ortaya çıkmış, yayla otlakları tel örgü içine alınarak küçükbaş hayvancılık yerini büyükbaş hayvancılığa terk etmiş, büyük baş hayvan sayısı artmış ve niteliği iyileştirilmiştir. Köprü Başı Bayramı geleneği bazı değişikliklere rağmen devam etmektedir. Zamanla şehirlerde değişik iş alanlarının açılması, sanayinin gelişmesi, toprağa makinelerin girmesi ve ulaşım araçlarının gelişmesi sonucu hızla köyden şehre nüfus hareketinin olması nedeniyle Köy nüfusu azalmıştır. Bu nüfusun tamamına yakını 40 yaşının üzerindedir.     Kızık Köylüsü’ nün hepsinin birbiriyle akraba olması ve birbirlerinin sevip saymaları nedeniyle köyden şehre göç edenlerle köyde kalanlar arasındaki bağlar kopmadığı gibi daha da güçlenmektedir. Düğünlerde, cenazelerde, törenlerde halen birlikte hareket etmektedirler. Kızık Köylüsü olarak bu durumdan kıvanç duymaktayız. Köprü Başı Bayramı’ında da gerek köydeki gerekse şehirdeki Kızık Köylüleri aynı dayanışmayı göstermektedir.

Kızıklılırın sayısının artması ve Kuzgölcük Köylüleri’nin bu bayrama kayıtsız kalmaları sonucu kutlamalar sadece Kzıklılar tarafından yapılmaktadır. Bayramın yeri de değişmiştir. Bayram artık Köprü Başında değil de Kızık Yayalası Camisinin yanında yapılmaktadır. Değişen toplum yapısı ve yaşam tarzına uygun olarak bayramın kutlama şekli de değişmektedir. Bayramın amacı tanıtmak durumuna gelmiştir.

Öyle bir bayram kutlamalıyız ki bundan Kızıklılar yarar görmeli, bu bayram festival ve spor karşılaşmaları, güreş müsabakaları haline getirilmelidir. Bu sayede köy kalkınmasına ve Kızık Köyü’nün gelişmesine yardımcı olunabilir.

Gelecekte Kızıklıların büyük çoğunluğunun Kızık Köyü ve Yaylasında yaşayacağını tahmin ediyorum. Aynı dayanışmanın ticaret hayatında devam etmesini temenni eder ekonomik olarak daha gelişmiş bir Kızık görme dileği ile….     28/06/2000        

                                                                                                                                            Mehmet ÖZÇELİK

İlköğretim Müfettişi

Kızık Köyünde Muhtarlık Yapanlar

Kızık Köyü’nde Muhtarlık Yapanlar
1.    Hüseyin GÜDEN (  ??   – 1924)
2     Hüseyin YAMAN (1924 – 1928)
3.    Hüseyin GÜDEN (1928 – 1932)
4.    Hüseyin YAMAN (1932 – 1936)
5.    Osman KAYIŞ (1936 – 1940)
6.    Ahmet MİTRALYÖZ  (1940 – 1943)
7.    Nuri ARPAT (1934 – 1944)
8.    Ahmet MİTRALYÖZ (1944 – 1946)
9.    Mustafa GÜDEN (1946 – 1950)
10.  Mehmet CİVELEK (1950 – 1954)
11.  Mustafa GÜDEN (1954 – 1957)
12.  Nuri YILDIRIM (Vekil / 1957)
13.  Faik DÖNMEZ (1957 – 1960)
14.  Şaban YÖRÜKOĞLU (Vekil / 1960 – 1961)
15.  Faik DÖNMEZ (1961 – 1969)
16.  İhsan ÖZÇELİK (1969 – 1971)
17.  İsmailKAYRANCI (Vekil / 1971)
18.  Ahmet ÖZÇELİK (1971 – 1974)
19.  Mehmet AYERLİKAYA (1974 – 1977)
20.  İhsan ÖZÇELİK (1977 – 1981)
21.  Mehmet AYERLİKAYA (1981 – 1989)
22.  Hasan DÖNMEZ (1989 – 1997)
23.  Sefer AYERLİKAYA (Vekil / 1997 – 1999)
24.  Durmuş AY (1999 – 2004)
25.  Mümin KAYRANCIOĞLU (2004 – 2015  )
26.  Enver KUTLU (2015 –      )

 

Kızık Köyü Yerleşke

Bulunduğu Yer: Batı Karadeniz bölgesinde bulunan Kızık köyü Seben ilçesine ve Bolu iline bağlıdır. Bolu-Seben karayolunun Taşlıyayla kesiminden 8 km. batıda ormanlık ve oldukça engebeli bir arazide kurulmuştur.

Doğusunda; Kuzgölcük köyü, Karapınar ve Yernioluk mevkileri, Sarkaya ve Olcaklar ormanları, kuzeyinde; Killik tepesi, Samalcak Dedempınarı ve Oluklu meraaları ile daha kuzeyde Karca Köyü, Batısında; Dereboyu ve Kabak köyünün Gölcük mahallesi, Güneyinde; Boydan boya İdris dağı (1550 m.) bulunmaktadır.

Kızık köyü deniz seviyesinden oldukça yüksek bir mevkide 1300 m. rakımda Aladağlar üzerinde bulunmaktadır. Kızık köyünün doğu ve kuzey doğu kesimlerini ormanlar kaplar.

Oluklu, Kıravurdu ve Gölyaka mevkilerinde bulunan meşe ormanı korulukları Kızık köyünün ormanları korumada ne kadar hassas olduğunu gösterir.

 

Nasıl Gidilir?
Kızık Köyü’ne, bağlı olduğu Seben ilçesinden gitmek için, Seben’den güneybatıya doğru Nimetli ve Dereboy köyleri istikametinde köy yolundan gidilir. 20 km. gidildikten sonra Kızık Köyü’ne ulaşılır. Ayrıca Seben-Bolu karayolunun 20. km.sinde bulunan Taşlıyayla’dan Kızık Köyü’ne giden bir yol vardır. Bu köy yolundan 8 km. batıya gidildiğinde Kızık Köyü’ne ulaşılır. Bolu’dan Kızık Köyü’ne gitmek için Seben-Kıbrısçık yolu takip edilir. 29 km. sonra Taşlıyayla’ya varılır ve Taşlıyayla’dan yukarıda belirtildiği gibi 8 km. batıya gidildiğinde Kızık Köyü’ne ulaşılır.

Yer Şekilleri:
Kızık köyü oldukça engebeli bir arazide kurulmuştur. Düzlük denilebilecek bir arazi hemen hemen yok gibidir. Köyün çevresi tepeler ve bu tepeleri kaplayan ormanlarla çevrilidir. Batı ve batı kuzey yönleri oldukça meyilli bir şekilde giderek alçalır.

Köyün bulunduğu yerde en yüksek yer, köyün güney yönünü boydan boya kaplayan İdris dağıdır. Kuz mahallenin hemen bitişiğinden dik bir yamaçla yükselir. Kuz mahallenin güney yönünü güneşe karşı adeta kapatır. Her mevsimde Kuz mahallede güneş Güney mahalleye göre yaklaşık bir saat sonra doğar.

İdris dağının en yüksek yeri 1550 metredir. İdris dağının Akkayalar kesimi dik yamaçlı bir kayalıktır. Bu dağın diğer tarafları yemyeşil ormanlarla kaplıdır. Bu ormanlarda genellikle çam ve köknar ağaçları bulunur.

Köyün doğusunda bulunan Yenioluk mevkii çam köknar ve meşe ormanları ile kaplıdır. Bu yerin açıklık yerleri köy merası olarak kullanılmaktadır.

Köyün kuzeyini killik tepesi kaplar. Oluklu mevkii meşe ve fundalık ağaçları ile kaplanmıştır. Oluklu köyün korusu olarak örnek bir şekilde korunmaktadır.

 

kaynak: kizikli14.tr.gg/